Subject: Gerçek bile olsa, bu işler bize gelmez / En'am-7
From: Fatih Elmali
Date: 22/09/16 21:38
BCC:

SELAMUN ALEYKUM


EN'AM - 7


وَلَوْ نَزَّلْنَا عَلَيْكَ كِتَابًا فِي قِرْطَاسٍ فَلَمَسُوهُ بِأَيْدِيهِمْ

لَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُواْ إِنْ هَذَا إِلاَّ سِحْرٌ مُّبِينٌ

(Ey Muhammed!) Eğer sana kâğıt üzerine yazılmış bir kitap indirseydik de

onlar elleriyle onu tutmuş olsalardı,

yine de inkâr ediciler (kâfirliklerinde inad edenler): Bu, apaçık büyüden başka bir şey değildir, derlerdi.


....

Bu ayetin iman hakikatlerini inkarda inat edenlerin haline çok üzülen Rasulullah'a (AS) teselli 

ve müminlere imanın mahiyetini anlatmak için indirildiği söylenir..


Gelen iniş sebebi rivayetleri de bize böyle bir manayı düşündürür.


Mesela Abdullah b ebi Ümeyye adlı Mekkeli bir müşrik Efendimize (SAV):

'Senin peygamber olduğuna inanmam için, göklere çıkman, oradan, Yaratan'dan bana  bir mektup getirmen lazım' dediği rivayet edilir...

Anlatılan rivayette devamla bu müşriğin:

'Bu da yetmez, mektupta da, 'Allah'tan Abdullah b ebi Ümeyye'ye' diye yazması lazım. 

Sonra da senin peygamberliğini o mektupta bana bildirmesi lazım.

Hatta böyle bile yazsa, yine de ben senin peygamberliğine inanmam' dediği nakledilir..


Başka da benzeri rivayetlerde, müşrikler, çoğu kere alay etmek maksadıyla, Hz peygamberden benzeri taleplerde bulunuyorlar..


Yine Kuran'da bildirildiğine göre inkarcılar Efendimize (SAV) şöyle demişlerdi:

(ve len nu’mine li rukıyyike hattâ tunezzile aleynâ kitâben nakrauhu)

oradan okuyacağımız bir kitap indirmezsen yine o yükselmene inanmayacağız.”

İsra-93


Ayetin sonrasında nakledildiğine göre, 

Allah elçisi ise bir beşer olduğunu, onların her dediğini şahsen yapma kudretine sahip olmadığını bildirdi..


İşte Allah sübhanehu teala sanki o ayetteki talebe,   bu ayette cevap veriyor:


(Ve lev nezzelnâ 'aleyke kitâben) “sana bir Kitap indirsek”

İndirsek bile..

Zaten Allah elçisine Kitap indirdi. Ama burada

(fî kırtâsin) “kağıttan” ya da eskiden ince deriden, 

üstüne yazmak için üretilen tabakalar, kağıt olarak kullanılan malzeme. Parşömen de olabilir.


Demek ki Allah'ın bize indirdiği Kitap kırtâs'da değil..

Neticede bunu sözlü bir kitap olarak değil de

yazılı, dokunulabilen, kağıt üstünde; böyle bir kırtasiye malzemesi üstünde indirseydik..

Cenab-ı Hakk bununla da yetinmeyip, fazlasını söylemiş:


(fe le mesûhu bi eydîhim) “Onlar ona elleriyle dokunsalardı”

Böylece kağıdın maddiliğini, fiziksel varlığını hissetselerdi.

Elleri ile dokunarak da onun gerçekliğine tanık olsalar..

Görme ile ilgili bir illüzyon ihtimaline karşı, bir de onu elleriyle yoklasalar..

Yani İsra-93'te talep edilen şeyi yerine getirseydi netice ne olurdu ?

Rabbimiz bize neticeyi açıklıyor:


(le kâlellezîne keferû) “inkar edenler, hakikati yok sayanlar derlerdi ki”

(in hâzâ illâ sihrun mubîn) “bu apaçık bir sihirden başka bir şey değil”

Böyle deyip, işin içinden çıkarlardı..

Zaten başta olağanüstü bir talep, tam da böyle kimselerden gelir. Ama talepleri gerçekleşse de, onların iman etmesi sonucunu vermez..

Talep tam da akletme sürecine yanaşmayanlardan geliyor..

Allah azze ve cellenin ayetlerini serin kanlı, normal bir zeminde şartlar normalken düşünüp akledip, yüce kudretin büyüklüğüne dair ayetleri tefekkür ederek, böylece hayranlıkla ona tapınmaya, yönelen kimseler bir yana,

yönelmeyenler; bu süreci zor bulup, buna yanaşmayanlar kalkıp Allah'ın elçilerinden mucizeler talep ettiler..


Yani böylesi muazzam bir mucize de, hiç bir yarar sağlamayacaktı, hiç bir netice vermeyecekti.

Tıpkı diğer mucizelerin netice vermediği gibi..

Allah azze ve celle Rasulüne sanki şu mesajı veriyor;

onların seni sıkıştırdıkları: 'şunu yap, bunu yap, şunu getir' şeklinde mucizelere yönlendirdikleri, talep ettikleri hususlarda senin en küçük bir sıkıntın, üzüntün olmasın.

Onlar, biz bu mucizeyi onlara sunmuyoruz diye iman etmiyor değiller.


Allah bilir belki de Efendimiz de (SAV) böyle bir hüzün, bir burkulma oluşuyordu.

'Keşke Rabbim şu istenen mucizeyi verse de, bunlar da Müslüman olsa' şeklinde.

Ancak Allah azze ve celle elçisine, geçmiş ümmetlerdeki misalleri de hatırlatarak, 

böyle bir mucizenin dahi, o inkarcılarda olumlu bir sonuç vermeyeceğini açıklıyor..

Hatta ve hatta; Hadi olan Allah'ın, onların böyle ucuz bir imana gelmelerine, fırsat vermeyeceğini beyan ediyor..

Çünkü Allah azze ve celle buyuruyor ki:

(Ve nukallibu ef’idetehum ve ebsârahum kemâ lem yu’minû bihî evvele merratin ve nezeruhum fî tugyânihim ya’mehûn ) 

“Yine O'na iman etmedikleri ilk durumdaki gibi onların gönüllerini ve gözlerini ters çeviririz. Ve onları şaşkın olarak azgınlıkları içerisinde bırakırız.”

o mûcizeyi gördükten sonra da inanmazlar

EN'AM-110


Yani mucize ile, iman etme konusunda avantaj kazanmış olanların,

aslında tam teslim olmadan mucizenin zoruyla imana mecbur kalmış olanların,

Allah sübhanehu teala sonradan karşılarına çıkardığı imtihanlarla, 

onların sınav koşullarını diğerleri ile adil hale getiriyor.


Buradakilerin ise, zaten mucize gerçekleşse bile,

'yok bu sihir, bir şey göstermez ki' dediklerini görüyoruz..


Mesela Bakara kıssası ile ilgili gelen rivayetlerde, 

kıssanın sonunda ölmüş adamın dirilmesi ile bütün yüz çevirenlerin Allah'a teslim olması beklenmez miydi ?

Ama gelen rivayetlere göre 

o ayak sürüyen Yahudiler adam dirildiğinde:

'ya bu adam acaba komada mıydı, kalp atışı yavaşladı da biz onu öldü mü zannettik' diyerek,

Allah sübhanehu tealanın mucizesini sıradanlaştırmaya çalıştılar.

Yani kalpte imana niyet yoksa, inkarda inat varsa, ve hakikati aramıyorsa bünye

o olağanüstü olayı, zihin sıradanlaştırmaya, aklileştirmeye çalışıyor..


Zaten Bakara kıssasının sonlarında Cenab-ı Hakk buyuruyor ki:

(Summe kaset kulûbukum min ba’di zâlike fe hiye kel hıcâreti ev eşeddu kasveh, ve inne minel hıcâreti lemâ yetefecceru minhul enhâr, ve inne minhâ lemâ yeşşakkaku fe yahrucu minhul mâu, ve inne minhâ lemâyehbitu min haşyetillâh, ve mâllâhu bi gâfilin ammâ ta’melûn) 

“(Ne var ki) bunlardan sonra yine kalpleriniz katılaştı. Artık kalpleriniz taş gibi yahut daha da katıdır.

Çünkü taşlardan öylesi var ki, içinden ırmaklar kaynar. Öylesi de var ki, çatlar da ondan su fışkırır. Taşlardan bir kısmı da Allah korkusuyla yukarıdan aşağı yuvarlanır.

Allah yapmakta olduklarınızdan gafil değildir.”

Bakara-74

Niye kalpleri katılaştı ? Çünkü Allah azze ve celle o olağanüstü mucizeyi,

belli kişilere torpil olarak yaratmadı..

O mucize dahi, 

ancak hakikati arayan, hakikate teslim olmaya niyeti olanlara fayda verebilir..

Alemlerin Rabbi kullarındaki bu teslimiyeti tespit etmeden onların eceline hükmetmez..


Allah sübhanehu teala, kullarının aklederek, hakikati bilerek iman etmelerini talep ediyor,

yoksa akıl almaz ani bir olağanüstülük karşısında imana mecbur kalmalarını değil..

Bu sebeple yine aynı Bakara kıssasında Mevla şöyle uyarıyor:


(kezâlike yuhyîllâhul mevtâ ve yurîkum âyâtihî leallekum ta’kılûn) 

“Böylece Allah ölüleri diriltir ve 

düşünesiniz; akledesiniz diye size âyetlerini (Peygamberine verdiği mucizelerini) gösterir.

Bakara -73



Çünkü sürecin yegane yolu aklederek iman etmek;

Allah azze ve cellenin ayetlerini görerek, algılayarak, değerlendirerek, yüce kudretin sanatına, bizatihi tanık olarak iman etmek..

Ancak aklederseniz;

bu gördüğünüz, yakaladığınız anlamı kalıcı hale dönüştürebilir,

hayatınızda bu bilginin hakimiyetini sürdürebilirsiniz..

Ancak akletmezseniz, bu gördüğünüz olağanüstü sahnenin sizdeki etkisini kısa bir süre sonra geri çeker alırız. İlk seferde akletmeyip, iman etmekten uzak durduğunuz noktada

tekrar bocalamağa devam edersiniz..

Zira Allah azze ve celle iman etmenin her dönem ve zamanda eşit koşullarını kendi sünneti ile belirlemiştir. 

Bunun da yolu ilahi ayetleri gözlemlemek, basireti kullanarak,

bunu paylaşmak, kulaklarımızı ve konuşmalarımızı kullanarak,

arkaplanda da bu kullandığımız verilerle akledip;

yüce kudretin o muazzam yaratma gücüne, sınırsız bilgisine,

aklederek tanık olup, hayranlıkla önünde secdeye kapanmak. Tıpkı Hz İbrahim (AS) örneğinde olduğu gibi..


Bu yolu aklederek yürüdün, bu koşullarla ve araçla ne ala.

Bu yolu yürümekten imtina edersen; mucize, olağanüstü olay vs bekleyerek,

o zaman öyle olduğun yerde bocalar, kalırsın.

Çünkü Allah azze ve celle, iman etme sürecinin, bu biçimde bir bilgilenme, tanık olma ile ilişkilendirmemiş.

İşte bu sebeple geçmiştekileri:

'Ya onlar onca mucize görmüşler de iman etmişler, tabii ki bizden çok daha fazla bağlı ve itinalı kul olurlar, 

biz de öyle bir şansa sahip olsaydık, biz de onlar gibi olurduk'

tarzında bir söz, Kuran'a göre doğru değil..

Zira geçmişte iman edenler, sırf mucizeleri gördüler diye iman etmiş değiller. Onlar aklederek iman ettiler.

Peki mucizeleri talep edip de görenler ne oldu ? Onlar mucizleri yalanlamaya yöneldiler.


(Ve mâ meneanâ en nursile bil âyâti illâ en kezzebe bihâl evvelûn)

Bizi, âyetler (mucizeler) göndermekten alıkoyan tek şey,

öncekilerin bu âyetleri yalanlamış olmasıdır.”

İsra-59

Bakın öncekiler mucizeleri yalanladılar. Demek ki öncekilerden iman edenler, mucizeleri yalanlamayanlar. 

Yani yalanlayan olduğu gibi, yalanlamayanlar da var..

Ayette bahsedilenler zaten iman etmemişlerdi. Mucizeleri talep ettiler, mucizeleri gördüler,

belki etkilendiler, ama tekrar iman etmenin dünyevi, nefsani maliyetini hatırlayınca,

mucizeleri de yalanladılar..

İşte önceki mucize isteyenlerin hikayesi bu..

Dolayısıyla Allah'ın gönderdiği mevcut ayetlerin yetersiz olduğu 

ve mucize ile tamamlanıp, böylece imana kavuşulabildiği gibi bir düşünce bizi yanıltabiliyor..

Kuran'a göre zaten Allah azze ve celle ayetlerini insanın önüne yeterince sunmuş durumdadır. 

Ve bu ayetler insanı imana ikna olması için yeterli durumdadırlar.


(Ve kulil hamdu lillâhi se yurîkum âyâtihî fe ta’rifûnehâ, ve mâ rabbuke bi gâfilin ammâ ta’melûn)

Ve şöyle de: Hamd Allah'a mahsustur.

O, âyetlerini size gösterecek, siz de onları görüp tanıyacaksınız (ama artık faydası olmayacaktır). Rabbin, yaptıklarınızdan habersiz değildir.”

Neml-93


Bunu tanıtmış, göstermiş, tam bir farkındalıkla bunu tanımasını sağlanmış bir adam hala iman etmiyorsa:

'Efendim mucize gösterseydi, iman edecektik'

Ya şu anda da aslında o kişi, vahyin hakikat olduğunu bildiği halde iman etmiyor ki..


Bunların mucize talebi fantastik ! 

Ayak sürümenin başka bir yöntemi bu.

'Yarabbi bir verseydin de görseydik iman edip, etmediğini' derseniz, işte Cenab-ı Hakk diyor ki 

bunların önceki benzerlerine verdik o mucizeyi, işte şimdi gösteriyoruz size iman edip etmediklerini..


Onca Bakara mucizesine rağmen sonunda:

'Ya Musa, aslında ölmemiş adamı biz de ölü zannnetmişiz, 

ne ineği, ne ölüye onun kemiğiyle vurması.

Bize de ineği boşa kestirdin ! Bak diğer ölülere bu inekle vuruyoruz, bir şey olmuyor..'

diyebilen insanlar inkarcılar..

Öyle bir noktaya getirmişler ki Hz Musa; yani o kadar süre içerisinde bunların taleplerine koşan, bunların nazını çeken Hz Musa (AS) en sonunda diyor ki:


(Kâle rabbi innî lâ emliku illâ nefsî ve ahî fefruk beynenâ ve beynel kavmil fâsikîn) 

“Musa: «Rabbim! Ben kendimden ve kardeşimden başkasına hakim olamıyorum;

bizimle, bu yoldan çıkmış toplumun arasını ayır» dedi. ”

Maide-25


O kadar uzun, ta Mısır'dan başlayan bir süreçten sonra Kuran'ın anlattığı uzun serüven ki içinde dünya kadar olağanüstü olaylar var.

Ancak iman etmeyen zümrenin geldiği noktadaki akıbetini Kitap'ta hep okuyoruz..


Onun dışında Kitap'ta Efendimize (SAV) öyle istediği zaman mucize elde edemeyeceği de bildiriliyor.

Dolayısıyla Kuran'dan, sanki müşriklerin iman etmek için şart koştukları cinsten bir mucizenin; “ayet” in, mesela gökten inen, gözle görülür bir kitap gibi.. Ortamda olağanüstü koşulları delen bir mucizevi hadise (Salih'in, Musa'nın (AhmS kavimlerinde olduğu) gibi vs 

Efendimiz zamanında yaşanmadığını sezinliyoruz. 

Hadis külliyatı da, asr-ı saadette bu tarz; insanı imana ikna etme maksatlı mucizelerin görülmediği kanaatini destekliyor..


Öte yandan iman etmek için bir koşul olarak sipariş edilmemiş, 

Allah azze ve celleye iman edenlerin, Onun bir lütfu ve ihsanı olarak yaşadığı, buna bereketli bir hal de diyebilirsiniz,

asr-ı saadetteki Allah'ın müminlere  olağanüstü şekilde yardımı da çok açıkça gözlemlenmiş bir gerçek..

Bedir'de Allah sübhanehu tealanın indirdiği melekler gibi. 

Çok öncesinden Mekke'nin fethedileceğinin ya da Ebu Leheb'in feci bir şekilde öleceğinin vaad edilmesi gibi..

Uhud'da ashabı yiyip bitiren üzüntü üzerine Rab tealanın lütfedip, onları ayakta uyutup sakinleştirmesi, böylece o üzüntüyü onlardan alınması gibi.

Bunlar dışında da başta Kuran'ın anlattığı ve olağan koşulların delindiği nice olaylar var..

Mesela “onları size olduklarından farklı gösterdik”; Mevla'nın düşmanı size zayıf, küçük gösterip, sizi böylece yüreklendirerek, zafer için gerekli mücadele azmini size sunması..

Efendimizin gördüğü rüya ile hadisenin gerçeğini haber verdiği hususlar da öyle..

Hendek/Ahzab zamanı kalan az sayıda gıdanın bir araya toplanarak herkesin yemesi esnasında Allah Teala'nın o yiyeceklere bitmez bir bereket ihsan etmesi ve ashabın hepsinin tok doyum olması..


Yani mucize, olağanüstülüklere Mevla'nın kudretine tanık olmak,

bunu iman etmek için bir koşul olarak talep edenlere değil de, 

zaten samimiyetle teslim olmuş olanlara denk geliyor asr-ı saadette..

Anlaşılıyor ki Allah azze ve celle kimseyi, sınava müdahale şeklindeki bir dış etkenle imana zorlamayacak..


(e fe ente tukrihun nâse hattâ yekûnu mu’minîn) 

“(Resûlüm!) Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi elbette iman ederlerdi.

O halde sen, inanmaları için insanları zorlayacak mısın? ”

Yunus -99


Tebliğ ettiği insanlar iman etsinler diye ölesiye arzuya kapılan, 

ve muhtemelen bu sebeple de mucize ile yardım bekleyen Allah rasulüne (SAV), Allah teala:

'cahillerden olma, Rabbin istese, ve iradelerine dokunacak olsa zaten hepsini mü'min kılardı' diyor


(Ve lev şâe rabbuke le cealen nâse ummeten vâhideten ve lâ yezâlûne muhtelifîn ) 

“Eğer Rabbin dileseydi bütün insanları hakta ittifak eden bir tek ümmet yapardı.

Fakat O bunu irade etmediğinden ittifak etmemişlerdir ve işte böylece ihtilaf eder vaziyette devam edeceklerdir. ”

Hud 118


(Ve in kâne kebure 'aleyke i’râduhum fe inisteta’te en tebtegıye nefekan fî'l-ardı ev sullemen fîs- semâi fe te’tiyehum bi âyetin, 

ve lev şâallâhu le ceme'ahum 'alâ'l-hudâ fe lâ tekûnenne minel câhilîn)

Eğer onların yüz çevirmesi sana ağır geldi ise, yapabilirsen yerin içine inebileceğin bir tünel ya da göğe çıkabileceğin bir merdiven ara ki onlara bir mucize getiresin!

Allah dileseydi, elbette onları hidayet üzerinde toplayıp birleştirirdi, o halde sakın cahillerden olma!”

En'am-35


Olağanüstü koşullar; ister mucize, ister de korku boyutunda olsun kişiyi iman etmeye zorladığı için, 

Cenab-ı Hakk bir süre sonra bunların bünyedeki etkisini ortadan kaldırıyor.

Denizin ortasında yoğun bir korkuyla; dağlar gibi dalgaların kalmış kimselerin:


(câethâ rîhun âsifun ve câehumul mevcu min kulli mekânin ve zannû ennehum uhîta bihim deavûllâhe muhlisîne lehud dîn, le in enceytenâ min hâzihî le nekûnenne mineş-şâkirîn)

o gemiye şiddetli bir fırtına gelip çatar, her yerden onlara dalgalar hücum eder

ve onlar çepeçevre kuşatıldıklarını anlarlar da dini yalnız Allah’a halis kılarak: «Andolsun eğer bizi bundan kurtarırsan mutlaka şükredenlerden olacağız» diye Allah’a yalvarırlar. ”

Yunus-22


peki ya sonra:

(Fe lemmâ encâhum izâ hum yebgûne fîl ardı bi gayril hakk, yâ eyyuhân nâsu innemâ bagyukum alâ enfusikum metâal hayâtid dunyâ summe ileynâ merciukum fe nunebbiukum bimâ kuntum ta'melûn)

Fakat Allah onları kurtarınca bir de bakarsın ki onlar, yine haksız yere taşkınlık ediyorlar. Ey insanlar! Sizin taşkınlığınız ancak kendi aleyhinizedir;

(bununla) sadece fâni dünya hayatının menfaatini elde edersiniz;

sonunda dönüşünüz yine bizedir. O zaman yapmakta olduklarınızı size haber vereceğiz. ”

Yunus-23


Koşulları normalleştirmesi, o korkuyu onlardan alması demek, kendilerini emniyette zannetmeleri demek. 

Yani;  eğer iman ettiysen, şimdi hayat yolunda devam et, tehlikesiz görünen hayatının bu safhasında da sadece Allah'a teslim ol ve yakar.

Ama bunu yapabilmenin çaresi, 

Allah'a aklederek zihnen ikna olmuş ve hakikati artık bilme safhasına geçmiş bir şekilde teslim olmak.

Yoksa içimizde, o manayı sabitleyemeyiz. 

Şeytan, dünya, nefs, bizim çürük imanımızla bizi kaldırır kaldırır yere vurur. Sonunda iman da kalmaz..


Ancak tefekkür ve hakikati aklederek, yüce Yaratanın kudretini kalıcı bir biçimde içselleştirebiliriz.

Yoksa olayların etkisi ile herkes Allah'a yöneliyor; 

deprem esnasında, uçak türbülansa girdiğinde, 'medet !' diye haykırıyoruz. Afet zamanında camiler dolup taşıyor.

Sonra Allah sübhanehu teala yine onların basiretlerini, gözlerini

normal zamandaki iradelerine dönecekleri yere kadar düzeltiyor..

Yine serbest iradeleriyle başbaşa kalıyorlar.

Rabbini sevdiği için, aklettiği ve değerlendirdiği için kulluğa yönelecekse yönelsin.

Yoksa korktuğu, baskı altında kaldığı için değil.

Allah'ın sınamasında böyle bir performans makbul değil.


(Ve lev nezzelnâ 'aleyke kitâben fî kırtâsin) “sana kağıt içinde (kağıda, parşömene yazılı) kitap da indirsek”

(fe le mesûhu bi eydîhim) “Ona elleriyle de dokunsalar”

(le kâlellezîne keferû in hâzâ illâ sihrun mubîn) “o hakkı yok saymış olanlar kesinlikle: 'bu ancak ve ancak bir büyüden başkası değil' derlerdi”


Yani Allah azze ve celle diyor ki; 

bunlar zaten hakkı bilerek yok sayan kimseler..

Siz bunların mucize görünce: 'tüh meğer biz gerçeği atlamışız' diyeceklerini mi düşünüyorsunuz ??


Hayır, adam halıhazırda zaten gerçeğin üstüne basıyor, hakkı çiğniyor.

Ama biz bir türlü buna inanmak istemiyoruz. 

Mesela iyi huyları olan bir kafirin mutlaka mümin olabileceğine, sadece gerekli koşulların denk gelmediğini zannedebiliyoruz.

Halbuki Allah azze ve celle tersine, 

herkese hak apaçık belli oluncaya dek ayetlerini ardı ardına göstereceğini,

yani kimsenin bilmeden, tesadüfen inkar etmeyeceğini

inkarın çok hür bir irade ile gerçekleştiğini

zaten bu sebeple affedilmez bir isyan, zaulüm olduğunu bildiriyor..


(Se nurîhim âyâtinâ fîl âfâkı ve fî enfusihim hattâ yetebeyyene lehum ennehul hakku) 

“İnsanlara ufuklarda ve kendi nefislerinde âyetlerimizi göstereceğiz ki 

onun (Kuran'ın) gerçek olduğu, onlara iyice belli olsun. ”

Fussilet-53


Zaten diğer türlü tam manasıyla sınamış olmazdı ki..

Huzuruna çıkardığı bir varlık düşünün haşa: 

'Evet bu kulum Bizi pek göremedi ki, pek anlayamadı. Öyle yaşadığı toplumda etrafına bakınırken, ihtiyaç, evlilik vs derken, ömrü öyle bitti gitti.. Ama Ben bunu yakmak için yaratmıştım. O yüzden gönderiyorum yakmaya '

dese, biz orada şu aklımızla bile 'burada bir haksızlık oluyor yarabbi' deriz..

O hesap günü düzmece bir mizansen başka bir şey değil, diyebilir miyiz ? 

Allah'ın kusursuz adaleti hiç böyle olur mu ? Böyle bir tasavvur, Allah azze ve celleye hakaret olur..

Onun zulmedici olmadığını bilen, Mevlamızın da kendisini böyle ihbar etmesinden dolayı bu adalete büyük bir güven duyan biz müminler açısından, böyle bir varsayım son derece çarpık bir şey olur..


Mesela Çin'in ücra bir köşesinde doğmuş, orada evlenmiş, meslek sahibi olmuş, çoluğa çocuğa karışıp ölmüş. 

Biz soruyoruz diyelim: 'yarabbi buna hakkı belli ettin mi ? 

O kendi dininin ritüellerini yaparken: 'bak yanlış yapıyorsun, alemlerin yegane Rabbi, yegane kudreti Allah'tır' diyerek,

hazreti İbrahim'e (AS) ve bize belli ettiğin ve Kuran'da vaad ettiğin kadar bunlara da belli ettin mi'

desek mahşerde, hiç bizim Rabbimizin: 'hayır, bunlara o kadar da hakkı belirgin hale getirmedim' demesi düşünülebilir mi ?? Ve bu fırsat eşitsizliğine rağmen onları öylece cehenneme gönderse.

İlla ki gösteriyor:

(Huvellezî yurîkum âyâtihî ve yunezzilu lekum mines semâi rızkâ) “Size âyetlerini gösteren de, sizin için gökten rızık indiren de O'dur. ”

Mümin-13


Onlara rızıklarını gönderiyorsa, ayetlerini de göndermeye muktedirdir elbet.

İlla ki onlara, yaptıkları şeyin yanlış olduğu gerçeğini yaşatıyordur. 

Onlar ise dünyanın konjonktüründen, sisteminden yararlandıkları, 

bunlarla zıtlaşmayı göze almadıkları için, bizatihi onlar fırsatlardan yüz çeviriyorlardır.

Hem de bir, iki seferlik değil. Yaşamları boyunca..


Ya biz bile hak din üzere olduğumuz halde bile, 

aramızdaki nice insanın kafasından 'acaba doğru mu' diye o kadar düşünceler geçiyor kafamızdan değil mi ?
Ancak bunu araştırıp, bilfiil hak olduğu gerçeği karşısından artık çaresiz kalıyoruz değil mi ? 

Bunca kainatı, düzeni, bir yapan, işleten olduğu gerçeğini kaçınılmaz olarak kabul ediyoruz

Öte yandan bu sapkınlığın hakim olduğu müşrik toplumlarda insanlar bu hakikati kendi aralarında konuşmalı, kendi içinde düşünmeli: 

'Ya saçmalıyoruz kardeşim, bu taşın, totemin ne işi var burada ?? Nereden çıktı bu ?' diye..

Aslında bunların çocuğundan büyüğüne kadar hepsi kendi içinde gördükleri yanlışlıklara itiraz ediyor, yadırgıyor..

ama israrla, inatla.. faydalandıkları o konjonktürden kopmamaya yöneliyor. 

O haz, menfaat ortamından, hakikat için vazgeçemiyor..


Ancak o kalabalık yığınların içinden, iman eden hatırı sayılır miktarda insanlar var.

O yüzden Allah sübhanehu tealanın sözünü unutmamalı:

(Fe in lem yestecîbû leke fa’lem ennemâ yettebiûne ehvâehum, ve men edallu mimmenittebea hevâhu bi gayri huden minallâh, innallâhe lâ yehdil kavmez zâlimîn )

Eğer sana cevap veremezlerse, bil ki onlar, sırf heveslerine uymaktadırlar.

Allah'tan bir yol gösterici olmaksızın kendi hevesine uyandan daha sapık kim olabilir! Elbette Allah zalim kavmi doğru yola iletmez. ”

Kasas – 50


Anlamadılar diye düşünme, başka bir sebebe yorma. 

Onlar inkar ediyorlar, çünkü onlar hevalarını peşinden gidiyorlar.

Gerçek bile olsa, bu işler bize gelmez, diyorlar..

Biz illa ki böyle bir yaşamı sürdüreceğiz

dedikleri için

kalabalık yığınlar o yüzden hakka sırt çeviriyorlar. 

Her türlü toplumda ve devirde bu böyle..


SELAMUN ALEYKUM