Subject: "Peki siz neyinize güveniyorsunuz ? " maide 6
From: Fatih Elmali
Date: 01/09/16 04:01
BCC:

SELAMUN ALEYKUM


MAİDE 6-

أَلَمْ يَرَوْاْ كَمْ أَهْلَكْنَا مِن قَبْلِهِم مِّن قَرْنٍ مَّكَّنَّاهُمْ فِي الأَرْضِ مَا لَمْ نُمَكِّن لَّكُمْ

وَأَرْسَلْنَا السَّمَاء عَلَيْهِم مِّدْرَارًا وَجَعَلْنَا الأَنْهَارَ تَجْرِي مِن تَحْتِهِمْ

فَأَهْلَكْنَاهُم بِذُنُوبِهِمْ وَأَنْشَأْنَا مِن بَعْدِهِمْ قَرْنًا آخَرِينَ

Görmediler mi ki, onlardan önce yeryüzünde

size vermediğimiz (büyük bir güç, iktidar ve servetle) bütün imkânlarla kendilerini yeryüzüne yerleşik kıldık, 

gökten üzerlerine bol bol yağmurlar indirip altlarından (topraklarından) ırmaklar akıttığımız, nice nesilleri helâk ettik.

Fakat biz onları, günahları sebebiyle helâk ettik ve onların ardından başka nesiller yarattık.


....


Bu ayette Cenab-ı Hakk önümüze bir tarih okuması sürüyor. Bizi tarihi, hakikate göre algılamaya davet ediyor..

Bütün açıklığı ile kendilerine gelen hakikati inkarda israr edenleri,

Cenab-ı Hakk'kın hayata, hayatımızı biçimlendirmeye müdahale hakkını inkar edenleri,

Alemlerin Rabbi geçmişten ibret almaya davet ediyor..


Onlar bazı afetleri, ilahi helaka uğrayanları bizzat görmeseler de,

geçmiş milletlerin kıssalarından haberdar idiler.

Kiminin hikayesini bir çok kanaldan işitiyorlardı.

Ayrıca seyahat yolları içerisinde bu helaka uğramış beldelerin kalıntılarını görüyorlardı..

Kuran'ın hem ilk muhatapları, hem de sonrakı nesillere, bunların haberleri ulaşmıştı.

Ve bunlar hep tarihte sivrilmiş, öne çıkmış toplumlardı.


Ayeti inceleyelim:

Allah azze ve celle (E lem yerev) diye ayete giriyor: “görmediler mi ?”

Burada görmek; ayette temas edilecek hususu fark etmek, mulahaza etmek, anlamında.

Belki fiziki anlamda görme olmasa da, 

bir şekilde reyimizi etkileyecek bir tarafı olması lazım bahsedilecek olay ya da olayların..

Daha önce olmuş bir olayın kalıntıları, 

ya da meydana getirdiği etkileri, sonuçları ya da ürünleri üzerinden bir “görme” de olabilir..


Benzer soruları Allah sübhanehu teala gök üzerinden, ya da diğer ayetleri üzerinden de soruyor..

(E lem yerev) = “görmediler mi ?”


Kuran'da bazen bu: (Evelem yerev) “yoksa görmediler mi ??” şeklinde de olabiliyor.. Araya bir vav girmek suretiyle..


Ayetin devamından anlıyoruz ki, bahsedilen husus geçmişte yaşanmış bir konuyu gündeme getiriyor..

Yani: “onlara neler olduğunu görmediler mi” biçiminde..


Allah'ın kitabında geçmiş ümmetlerin başına gelenlere işaret eden başka ayetler de var.

Bu olayları insanlar görmese de, 

sanki eğer bu olayın vukuuna dair kanaat veya görüş insanlarda sabit ise, bu insanlara çok şey anlatıyor.. 

Belki o devirde yaşayan insanların dahi çoğunun görmediği bir hadise (mesela fil hadisesi) ama 

Cenab-ı Hakk'kın (elem terâ) vyea (evelm yerev) ifadeleri de böyle bir hadisenin vuku bulduğu gerçeğini insanların düşüncesine sunuyor..


Mesela o ayetin ilk indiği gün Mekke'da bu ayetleri dinleyenler, kendilerini bunlara muhatap saydılar. 

Dediler ki: 'Evet malum, Rabbimiz fil ashabını, Kabe'yi yıkmaya gelenleri helak etti.'

Pek çoğu bunların bizzat tanığı değildi. Hatta ayetleri ileten Hz peygamber dahi bu hadiseye yetişmemişti.

Ama böyle bir hadisenin etrafta yaygın bir biçimde anlatımı, bu hadisenin vukuuna dair bizleri ikna ediyor. 

Dolayısıyla tarih dediğimiz şeyin böyle bir ikna eden tarafı var.

İlla biz doğrudan bilmesek de, vukuuna ikna olduysak, 

mesela bugün Çanakkale denen bir yerde: 'görmüyor musun bize Cenab-ı Hakk Çanakkale'de nasıl yardım etti' desek, muhatabımız bize: 'Yoo, ben gözümle görmedim ki' derse, 'ya görmedin ama sen böyle bir şey olduğunu biliyorsun' deriz. Kimse bu konuda bize üsteleyemez..

Çünkü bu hadisenin vukuuna dair gelen tevatür, artık kişiyi bağlıyor.. Tarihin böyle bir tarafı var.

Ashabi'l-fil ile ilgili o hadisede Cenab-ı Hakk o günkülere seslendiğinde nasıl onlar ses çıkaramadılarsa, o bilgi bugüne değin de nesillerce tevarüs edildi..

Biz bugün bütün o tevatüre bakarak diyoruz ki: 'Eğer fil hadisesi denen bir şey olmasa' bu ayetler indiğinde, ki diğer tarihi bilgilerden sarf-ı nazar ederek söylüyorum, insanlarca hemen orada 'ne fil hadisesi kardeşim, biz böyle bir şey bilmiyoruz' denerek, bu işin şuyuata dönmesi lazım..

Yoksa bu ayetler İslam aleyhtarlarının arayıp ta bulamayacağı bir fırsat olurdu. Hepsi birden: 'yok kardeşim, bu peygamberim diyen adamın ayakları yere basmıyor. Bir hadiseden bahsediyor, kimse hakkında bir şey bilmiyor..' derlerdi..

Tam tersi bu halkın bildiği bir hadise idi. Allah azze ve cellenin Mekke'yi bu olayda koruduğuna dair sabit olmuş kanaatin tam da üstüne örtüştü gelen ayet.

Ve biz bunun izlerini gerek o günkü içtimai hayattan gelen bilgilerden tespit ediyoruz. Aksi olsaydı zaten yaşadığı devirde de hz peygambere çok ters bir çıkış ve itibarsızlaştırma olurdu Mekke'de: 'Olmayan bir şeyi söylüyor bu !. Ne fil hadisesi ?? Böyle bir şey mi oldu ki ??' diye insanların çok sert bir tepki vermesi icap ederdi.

Yani (elem tera ilellezinne) veya türlü “gördün mü, görmedin mi, görmedin mi” vb ayetlerde, 

Allah azze ve celle var olan ve bizim de hali hazırda kabullendiğimiz bir bilgiyi bizim kendi görüşümüze sunup, 

kendi kudretini bu yaşanmış hadiseler üzerinden insanlığa takdim ediyor.

Söz gelimi bugün bir ayet inse de Rabbimizin Çanakkale savaşında bizlere olan yardımını anlatsa, 

bizler o savaşta bulunmadık ama, biz tam da sahiplendiğimiz, bildiğimiz, ve bilgi anlamında tevarüsen vakıf olduğumuz hususa dikkatimizi çektiği için ayete hiç bir itirazda bulunmazdık..

Ayetlerde bizlerden beklenen “görme” bu anlamda bir kanaat, görüş sahibi olma..


(elem yerav)'ın başka ayetlerde kullanımı:


(Tûr'a giden) Musa'nın arkasından kavmi, zinet takımlarından, böğürebilen bir buzağı heykelini (tanrı) edindiler.

Görmediler mi ki o, onlarla ne konuşuyor ne de onlara yol gösteriyor?”

Araf-148

Buradaki kullanım başka bir şey. 

Ayetteki sorulabilir bir sorudur, çünkü bu bilginin, bizim görüşümüzde bir karşılığı var. Put haline gelmiş o buzağının konuşmayacağı görüşüne biz de sahibiz..

Dolayısıyla mana bizde de karşılığını buluyor; aynı re'ye biz de sahibiz..

illa buzağıyı gözümüzle görmemiz icap etmiyor..


Göğün boşluğunda emre boyun eğdirilmiş olarak uçuşan kuşları görmediler mi? Onları orada Allah'tan başkası tutamaz. Kuşkusuz bunda inanan bir toplum için ibretler vardır.”

Nahl-79

Bu ifade ile ise de Cenab-ı Hakk kendi kudretine insanın bakışını, nazarını çekiyor..

Burada da (emen yerav) ifadesi; insanın görüşüne, bu manzarayı değerlendirmesine hitap ediyor..

Dinlensinler diye geceyi (karanlık) ve (çalışsınlar diye) gündüzü aydınlık kıldığımızı görmediler mi? İman eden bir kavim için elbette bunda birçok ibretler vardır.”

Neml - 86

Şu ana kadar bu hitapla geçmiş ümmetlere dikkatimizi yöneltme olmadı


İşlediğimiz ayetin benzeri ise Yasin suresinde (E lem yerav kem ehleknâ kablehum minel kurûni ennehum ileyhim lâ yerciûn ) “Müşrikler görmüyorlar mı ki, onlardan önce nice kavimler helâk ettik. Onların tekrar kendilerine dönmedikleri (ni görmediler mi). ”

Yasin-31


Bizden önce helak edilen nice toplulukların, her birinin helak edilişinin; 

normal şekilde sonuçlan ölümlerden farkını görmüyor muyuz ?

Sonuçta Allah feci bir şekilde onları ortadan kaldırmış mı ? Görmüyor musunuz, hiç biri geri gelmiyor.. Onların geri gelmeyişlerinden, bizlere ayetlerini sunuyor Cenab-ı Hakk

Bazı bildirilenlerin, yeryüzündeki kalıntıları da hala duruyor..

Ve elbette bunun arkasındaki esas mesaj bir tehdit; 

siz bundan ayrı değilsiniz; sizin de sonunuzu böyle getirebiliriz..


Bunun dışında Kuran'da çok daha fazla 33 (defa) (elem tera) diye başlayan ayetler var.

....


(kem ehleknâ min kablihim min karnin) “onlardan önce nice topluluğu helak ettiğimizi”

(mekkennâhum fi'l-ardi) “biz onlara yeryüzünde imkan verdik”

Acaba bu imkandan kasıt konfor mu ? Teknoloji mi ?

Acaba ayet bunları mı söylüyor; bu bakış açısıyla mı onlarla bizi mukayese ediyor ?

Yoksa yaşam planında Allah aze ve cellenin ayetlerini görme, okuma, bunlarla muhatap olma; 

yani vahyin getirdiklerine ulaşma edinme imkanlarından mı bahsediyor ?

....


(mâ lem numekkin lekum) “size vermediğimiz bir imkan”


Yüce Yaratan insanlardan iman etmelerini istiyor.

Bu ömür sahnesini, ayetleri değerlendirip, öğüt alıp, yüce yaratana kulluk etmek için değerlendirmelerini; 

sürece bu bakış açısıyla yaklaşmalarını murad ediyor

ve imkan derken bunu mu kastediyor ?

Diğer konfor ve teknolojiye konfor diyen biziz. Zira imkandan bunu anlıyoruz.


(Ya’lemûne zâhiran minel hayâtid dunyâ, ve hum anil âhırati hum gâfilûn) “Bildikleri, sadece dünya hayatının dış görünüşüdür; ama âhiretten habersiz, gafildirler. ”

Onlar, dünya hayatının görünen yüzünü bilirler. Ahiretten ise, onlar tamamen gafildirler.

Rum – 7


Eğer biz bu dünya hayatına zahiren bakma yoğunluğuyla boğulmuş isek, bunu anlamayabiliriz..

Belki de “imkan” derken, Allah'ın ayetlerine daha uzun bir süre tanık olma, uzun ömür imkanından bahsediliyor..


Ya da verilen, ve aşırı derecede bağlandığımız imkanların,

sonra birden elimizden alınması gibi bir mahrum bırakma da, imkanın vurgulanması anlamına gelebilir..


Ya da bildiğimiz doğal afetler, tebarekede bahsedilenler gibi:

(E emintum men fîs semâi en yahsife bikumul arda fe izâ hiye temûr) 

“Yüceler yücesi olan Allah’ın sizi yerin dibine geçirmesinden emin mi oldunuz? O zaman bir de bakarsınız yer çalkalanıp duruyor. ”

Mülk – 16


(Em emintum men fîs semâi en yursile aleykum hâsıbâ, fe se ta’lemûne keyfe nezîr) 

“Yahut O’nun size taş yağdıran bir kasırga göndermesinden emin mi oldunuz? Fakat bu tehdidimin ne demek olduğunu yakında öğrenirsiniz!

Yahut gökte olanın üzerinize taş yağdıran (bir fırtına) göndermeyeceğinden emin misiniz? İşte (bu) tehdidimin ne demek olduğunu yakında bileceksiniz!

Mülk-17”


İşte belki de imkan derken, cenab-ı hakk bunlardan emin olmayı kastediyor..

Ya da eskiden sağlıklı, doğal, organik bir yaşama sahipken, 

Allah'ın yolundan ayrılıp, her türlü musibete açık hale gelmemiz, acaba bir musibetin tahakkuk etmesi midir ?

O cazibe ve kolaylıklar uğruna, böyle bir zaafa mı mahkum olduk ?..


Onlar iman etmediler, siz de iman etmiyorsunuz, hayırdır ?

Onları iman etmedikleri için helak ettik.

Siz daha çok mu imkana sahiptiniz. Allah azze celle diyor ki; hayır, onların imkanları çoktu ama onları bile helak ettik.

Bu bakış açısının daha açık bir şekilde işlendiği ayetler var..

(Ve kânû yanhıtûne minel cibâli buyûten âminîn ) 

“Dağlarda evler yontarak güven içinde bulunuyorlardı.” Onlar, dağlardan emniyet içinde kalacakları evler oyarlardı.

Bizim barınaklarımızdan çok daha güvenli evlerde oturuyorlardı..


Onları bile bir sayha ile helak etti Yaratan. Engel tanımayan bir ses, çığlık ile...

Onlara yeyüzünde, size vermediğimiz imkanlar vermiştik”

Kırılganlıkları, riskleri daha az olan birer topluluktular. Ama onlar da yüz çevirince helak edildiler.

Siz neyinize güvenip hakikate yüz çeviriyorsunuz ?. Sizi bir kaşık suda boğarız..

Yani burada anlaşılabilecek diğer “imkan” anlamı ise, Yaratan'ın helak etmesine göre elde olan bir emniyet imkanı..

Tebarekedeki ayetlerde de açıkça ifade edilmişti.


(E ve lem yesîrû fîl ardı fe yanzurû keyfe kâne âkibetullezîne kânû min kablihim, kânû hum eşedde min hum kuvveten ve âsâran fîl ardı fe ehazehumullâhu bi zunûbihim ve mâ kâne lehum minallâhi min vâk)

Onlar, yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, kendilerinden öncekilerin âkıbetinin nasıl olduğunu görsünler!

Onlar, kuvvet ve yeryüzündeki eserleri yönünden bunlardan daha da üstündüler.

Böyleyken Allah onları günahları yüzünden yakaladı.

Onları Allah'ın gazabından koruyan da olmadı.”

Hiç dünyada dolaşıp da kendilerinden önce gelip geçenlerin âkıbetlerinin nasıl olduğunu görmüyorlar mı? Onlar gerek kuvvet, gerekse dünyada bıraktıkları eserler yönünden kendilerinden daha güçlü idiler.

Öyle iken Allah onları günahları sebebiyle yakalayıp cezalandırdı ve Allah’a karşı kendilerini koruyan da çıkmadı.

Mü'min -21


Modern bir tavırla, kadim medeniyetleri küçümsemeyelim, o toplumlara da Allah (cc) muazzam imkanlar vermişti.. Allah bunları teknoloji, sağlık, elverişli iklim imkanları olarak ... türlü imkanlar vermiş olduğunu bildiriyor. Dış etkilere daha dayanıklı, belki daha huzurlu vs..

Biz imkanları sadece bizim bindiğimiz araba, uçak, kullandığımız cep telefonundan ibaret zannetmeyelim..

Allah azze ve celle: (E ve lem yesîrû fîl ardı fe yanzurû keyfe kâne âkıbetullezîne min kablihim, kânû eşedde minhum kuvveten, ve esârûl arda ve amarûhâ eksera mimmâ amarûhâ ve câethum rusuluhum bil beyyinâti)

Onlar, yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin âkıbetlerinin nice olduğuna bakmadılar mı?

Ki onlar, kendilerinden daha güçlü idiler; yeryüzünü kazıp alt üst etmişler, onu bunların imar ettiklerinden daha çok imar etmişlerdi.

Peygamberleri, onlara da nice açık deliller getirmişlerdi. Zaten Allah onlara zulmedecek değildi; fakat onlar kendi kendilerine zulmetmekteydiler. ”

Rum -9


Onlar dünyayı hiç dolaşmıyorlar mı ki, kendilerinden önce yaşayanların âkıbetlerinin nasıl olduğunu görsünler?

Onlar, kendilerinden daha güçlü idiler. Toprağı altüst etmiş, sular, maden, ekin gibi nimetlerden yararlanmış ve şimdikilerin yeri imar edişlerinden daha fazlasıyla imar etmişler, resulleri de kendilerine aşikâr, parlak deliller getirmişlerdi.

Ama hakikati reddettiler ve sonuçta yok olup gittiler. Allah onlara asla zulmetmedi, lâkin onlar kendi öz canlarına zulmettiler.



Bizim zamanımızdan çok daha fazla imarda bulunmuşlar. Kur'an bunu bildiriyor..

Asırlardır yıkılmayan, dağ gibi yapılar yapmışlar. Bizim yaptıklarımızdan çok daha emniyetli yapılar.. 

Veya imar bakımından başka üstünlükleri var.. İnsanın fıtratına uygunluk bakımından.


Ancak burada daha ikna eden mana; onlar Bizim helak etmemize karşı, daha emniyetli, dirençli şartlara sahiplerdi de ne oldu ??

Son derece muhkem dağların, çelikten mukavemetleri kayadan yapıların içerisinde onları mahvettik. 

Peki siz neyinize güveniyorsunuz ? Bize karşı böyle kayıtsız, umursamaz; yüce Yaratan'ın buyruklarına karşı gamsız, tepkisiz kalıyorsunuz. 

Onun emirler nasıl okuyor da sizi harekete geçirmiyor ??

biçiminde sorular olarak da okuyabiliriz ayeti..

Zaten sonraki ayette, hiç bir şeyin Allah sübhanehu tealayı aciz bırakamayacağı vurgulanacak..

Yani Allah azze ve celle o eski azgınlara yaptıklarını, size de yapar. Dolayısıyla hangi imkanınıza güvenip bugün 'Allah bize bir şey yapamaz' gibi takılıyorsunuz..

Hangi imkanınıza güveniyorsunuz Alemlerin Rabbine karşı ? Rabbine karşı sen emniyet sağlayamazsın.. İnsanlık bugüne kadar o güce asla erişemedi, Aziz olan Allah'a karşı böyle bir şansa erişeceği de yok.

Amerikan başkanı bile Katrina tayfuundan sonra: 'bu kadar büyük bir sel karşısında ABD dahi çaresizdir' diye itiraf etti..

Ve ayetin mesajı çağlar üstüdür; Kureyş'e verildiği kadar, bize de verilen bir mesajdır bu..

....


(kablihim min karnin) “onlardan önce nice karnı helak ettik”

karn=zaman ifadesi; çağ, yüzyıllar, uzun zaman süreci

Akran kelimesi de buradan geliyor; birbiriyle yakın zamanlarda yaşayanlar böyle adlandırılıyor.

“nice çağları kendilerinden önce helak ettik” Bir sayı bildirmekten çok “nicesini helak ettik”

Buna insanlık tanık zaten. “Nice çağları”

Zaman helak edilmediğine göre, o çağlar içerisinde yaşayan toplulukları, milletleri, ümmetleri helak ettiğini hatırlatıyor Cenab-ı Hakk. 

Bu amansız sünnetullahı gündemimize sokuyor; bakın sizden önce nicelerini böyle helak ettik.


Bu o kadar güçlü, vurgulu bir anlam ki, bunu biz hep göz ardı ediyoruz.. 

Asla helak edilmeyeceğimiz, bu günahkar, isyankar hayatımızın böyle devam edeceği gibi bir mantaliteye öylece kabullenmişiz.

Kendimize de böyle bakıyoruz; 

hayatımızı da bitmeye değil, hep devam etmeye doğru kurguluyoruz.

Bunu çok somut bir şekilde ifade etmek için, bir gün Allah'ın elçisi diyor ki: 

“Her yüzyılın başı kimse kalmaz” Yüz yaşından fazla çok az insan yaşar. 

Bunda da “öncekilerin, önceki çağların helak edilmesi” var

Bu; üstüne bastığımız, gezdiğimiz yerle, aslında nasıl da bir pamuk ipliği türünden bir ilişkiye sahip olduğumuzu ifade ediyor..

'Bir zaman sonra ben buralardan göçeceğim. Zaten torunlarımın torunları da duracak değil'

dediğiniz yerde aslında ne kadar basit, eğreti bir hayatı sürdürdüğünüzü, zeminin ne kadar kaygan olduğunu,

insan idrakine sunuyor Cenab-ı Hakk..

Hele hele bize bu ayette, önceki ümmetleri helak edişi üzerinden söylüyor.

Anlarsan anla.. Anlamazsan da ser bu hayatı. Bir zaman sonra senin de başına gelecek..

İşte bunu belletiyor Cenab-ı Hakk bize. Ve bunu kesin bir şekilde aklen belliyoruz.

Bizi de helak edecek. 

Bu gezegene ya da bu ülkeye hakim olan medeniyetleri dahi yok edecek. 

Tıpkı öncekileri hep yok ettiği gibi.

Belki bu koca şehir bir harabeye dönecek. O sırada başka bir yerde bambaşka oluşumlar yaşanacak.


Bazen bir büyük deprem, farkında bile olunmayan yakındaki muazzam bir yanardağ vs.

Daha sonra bilim adamları bunun izahatını yaparken, ben o patlamada yok olmuş olacağım.


İşte bunu aklen değerlendirdiğimiz yerde, Cenab-ı hakk'kın vermek istediği mana gündemimize tamamen oturuyor. 

Hayata güven duymamamız gerektiği, 

yaratanla ilişkiye girip, Onun vaad ettiği yaşama yönelmemiz gerektiği gerçeği..

Bu hakikate niye ilgi göstermiyorsunuz ? 

Niye hayata odaklanıyorsunuz ? Vurgusu var ayette..

Halbuki hayat size o beklediğiniz vefayı göstermeyecek. 

Biz sizi o hayattan çekip alacağız, tıpkı sizden öncekilerin, hepsini çekip aldığımız gibi..

Hiç geriye bir tane bıraktık mı ? Hiç onlardan geri dönen oldu mu ? (ennehum lâ yerci'un)

Öyle bir ayrılma ile buraları terk edeceksiniz ki, hiç alakanız kalmayacak..

Belki bir gün önce buralarda ilelebet var olacakmışsınız gibi bu dünyaya kapılmış giderken, hemen bir gün sonra ilginiz kalmayacak,

dediği yerde Cenab-ı Hakk bizi asıl hedefe, ahirete yöneltiyor.. O perspektifi; bizi sonsuz yaşama vaadine davet ettiği ahiret yurdunu dikkatimize sunuyor.. 'Zaten elinizde bir şey kalmayacak' diyerek..


Cenab-ı Hakk helak etme bağlamında konuyu değerlendirdiği için, helak etme bakımından imkanlarımız arttı mı, ona bakmamız lazım. 

Cenab-ı Hakkın helak etmesine karşı tedbirlerimiz, emniyetimiz arttı mı ?

Ayetten anladığımız, geçmiş insanların yaşam biçimi, helak olmaya karşı daha korunaklı.

Mesela bugün bir saat sonra deprem olacağını bilsek, yapacağımız ilk şey bu şehirden kaçıp, Kuran'da anlatılan eski insanların yaptığı o kayadan oyma evlerin benzerlerini bulup oraya sığınmak. Ya da tıpkı eski insanlar gibi araziye dağılmak, helak olmamak için. Niye ? Daha korunaklı.

Bizim sistemlerimiz, insan saldırılarına karşı bile ne kadar kırılganken, Cenab-ı Hakk'kın gazaplanması halinde akıbetimizin nice olacağı çok korkutucu..

Biraz ağır sağanakta ne hale geldiğmiz malum.

....


(ve erselnâs-semâe 'aleyhim midrâren) “göğü onların üzerine midraren gönderdik”

midraren öyle bir kelime ki; cenab-ı hakkın onlara gönderdiği münbit, ardışık, zamanlı bir yağış. 

Halbuki bizim bugün karşılaştığımız her yağışta tedirgin oluyoruz; olası zararından dolayı.

Göğü gönderdik gibi ifade ediliyor ama gönderilen, göğün mahsulü..

(Zaheral fesâdu fîl berri vel bahri bimâ kesebet eydin nâsi, li yuzîkahum ba’dallezî amilû leallehum yerciûn) 

“ İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden, karada ve denizde düzen bozuldu, ki Allah yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın; belki de (tuttukları kötü yoldan) dönerler.”

Allah’ın buyruklarını umursamayan şu insanların kendi tercihleri ile yaptıkları işler yüzünden 

karada ve denizde (bütün dünyada) bozukluk ortaya çıktı, nizam bozuldu. Doğru yola ve isabetli tutuma dönme fırsatı vermek için, Allah, yaptıklarının bazı kötü neticelerini onlara tattırır.

Rum Suresi - 41


Yapılan yanlışlar, karada da, denizde de fesada sebebiyet verdi..

Eskiler güzel bir hava solurken, bizim bu modern, suni ortamımızda, soluduğumuz havadan dolayı sıhhatimizi kaybediyoruz.

Eskiden 'deniz ya da hava kirlendi' diyene deli derlerdi herhalde.. Böyle bir şey düşünülemezdi.

Yağış düzeni bozuldu.. Fesat zuhur etti..

Ve yaptıklarımızdan uğradığımız bereketsizlik, musibetler yetmemiş gibi, biz hala yaratana isyan ediyoruz. Onun buyruklarını görmezden görmeye cüret ediyoruz..

Halbuki uğrunda Allah'a isyan ettiğiniz yeryüzü size asla vefa göstermeyecek. Ve Allah'ın musibetlerinden asla paçanızı kurtaramayacaksınız. 

İlla ki bu yaşam, üzerinizde yürüdüğünüz toprak sizi öğütecek, yutacak, tüketecek..

Toprak bizi sonunda içine alıp, öğütecek. Ama insan “dünya hayatına razı oluyor” (vehum 'ani'l-akhiretü gafilun) “ahiretten yana gafil oluyor” bunu tercih ediyor. 

Kendisine vaad edilen asıl esenliği elinin tersiyle itiyor. “Allah sizi esenlik yurduna çağırıyor (darüs-selâm)”

Burası tehlikeli, sıkıntılı, bıkkınlık dolu, can sıkıcı, hastalık dolu

burada yorgunluk çok, tadını doğru dürüst alamazsın, burada her türlü lezzet ve keyif bir süre sonra sana vefasız kalıyor. Eski beğendiklerini artık beğenmez oluyorsun. Eski keyifler kalmıyor.

Sevdiklerin elinden kaybolup gidiyor.

Burası böyle iken buraya bağlanıp, yapışıyoruz, rağbet ediyoruz. 

Bu vefasızı beğenip duruyoruz..

Halbuki Allah azze ve cellenin; yorgunluk, hastalık, bıkkınlık ve ölümün olmadığı,

tüketmek uğrunda çok çalışıp, bir şeyler üretmek mecburiyeti gibi bir dengenin de olmadığı,

sadece nimetlerin sunulduğu bir emniyet ve esenlik beldesine çağırmasına ise insan sırtını dönüyor.


Ve Allah azze ve celle sadece bunun mahrumiyeti ile yetinecek olsa bir derece, 

bir de dehşetli azabı ile tehdit ediyor. Ama biz onu da umursamıyoruz.

....


(ve ce'alnâl enhâra tecrî min tahtihim) “nehirleri altlarından/bulundukları zeminden akar kıldık”

Göğü üzerlerine düzenli, faydalı, güzel bir şekilde, insan için imkana dönüştürdüğü bir şekilde yağdırdığı gibi,

nehirler de kurumadan, insanlara faydalı bir şekilde mevcut bulundu.

Demek ki gök ile yer arasındaki ilişki en sağlıklı bir biçimde geçmişte yaşanıyormuş.

Gerek yer altında, gerek yer üstünde ve gökte, Allah teala o suyu türlü türlü hallerde tutuyor.


Yağmurları bol, nehirleri çok ve sulak bir memleket. 

Bu ne demek; orası çok bereketli topraklara ve koşullara, türlü imkanlara sahip yani.. 

Bunları hep, Rezzak olan Allah sübhanehu teala temin ediyor..



(Ve erselnâr riyâha levâkıha fe enzelnâ mines semâi mâen fe eskaynâkumûhu, ve mâ entum lehu bi hâzinîn) 

“Rüzgarları aşılayıcı olarak gönderdik; yukarıdan su indirdik de sizi onunla suladık (su ihtiyacınızı karşıladık). Yoksa siz onu toplayamazdınız.” siz onu (yeterli suyu) depolayamazdınız.”

Hicr-22

Halbuki o suyu hazinelerde depolayan da sizler değilsiniz. Biz bu devasa su döngüsünü; yerin altı ve üstünde, türlü şekillerde sürdürmekteyiz..



Bu altlarından/zeminlerind eakan nehirler, ifadesi bir çok yerde Cennet tasvirlerinde geçiyordu. 

Burada ise eski nimetlendirilmiş kavimlerin, nesillerin medeniyetlerini anlatmak için kullanılıyor

Hiçbir kuraklık problemi yoktu onların.


Havası da, suyu da temiz bir devirmiş o.. Daha sonra insan bunları bozdu.

İşte eski kavimler böyle en sağlıklı, emniyetli, mamur bir medeniyet içerisinde yaşarken dahi:

....


( fe ehleknâhum bi zunûbihim) “onları günahlarından dolayı helak ettik”

Fe= Bütün bunlara rağmen;  azgınlık eden bu nesillere, sahip oldukları bütün o üstün yaşam imkanlarına rağmen, Allah teala onlara gazap etti..

Başka bir şeyden dolayı değil, Allah'ın koyduğu sınırları aştıkları için..

Onları yoktan var edenin emrine itaatsizlik ettikleri için

Bu itaatsizliği arsızca bir devam ve israrla sürdürdükleri için..

Aldıkları bütün tedbirleri yok edecek kudrette olan ilahi irade tarafından yok edildiler..


Allah'a değil de tedbirlerine tevekkül ederek, azanlar

Allah'ın türlü türlü helak etme biçimleri ile helak edildiler..


Yani burada Cenab-ı Hakk'kın dikkate aldığı, kişinin günahları.

Bu günahlar sürdürüldüğü sürece; Yaratana saygısızlığı toplumlar, alışkanlık haline getirdiği sürece,

içlerinden salih kimseler onları uyarıp, frenlemediği zaman,

böyle bir topluluk helakın eşiğindedir demektir..

Demek ki memleketler durup dururken değil de, 

Allah katında azgınlık kabul edilen halleri dolayısıyla helak olurlar, edilirler..

Elbette milletlerin, medeniyetlerin de ecelleri vardır. Ama helak olanların bu durumlarında, günah ve azgınlıkları sebep olurlar..


Ancak islah edici, davet eden kimseler, bu islah gayretlerini sürdürdükçe; 

uyarıp, hatırlattıkça, toplum peyder pey islah dolukça orada bir ümit var demektir.

Ama eğer emr-i bi'l-ma'ruf ve nehy-i 'ani'l-münker kesintiye uğramışsa, 

uyaranlar uyarmamışlarsa, uyarmayı bırakmışlarsa, işte o zaman günahlar, bu helaki gerektiriyor.

Günah ve helak arasında doğrusal bir ilişki var. Bu ilişki Kuran-ı Kerim'de çokça anlatılıyor.


Bu o kadar güçlü algılanmış ki Halife Ömer (RA) tarafından, şehirde artık hangi hastalık, sıkıntı vs deprem vb afet zuhur etse halka dönüp demiş ki:

'Hangi günahı işliyorsak, hangi günahı işliyorsanız, buna bir ara verelim. Bu gidişatımızı durduralım. Başımıza gelen musibetler, bize günahlarımızı işaret ediyor'

Eğer biz bu sistemi Allah azze ve cellenin yürüttüğüne inanıyorsak, o zaman 

toplumsal bazda maruz kaldığımız sıkıntıların sebebini, bizim toplumca yaygın olarak işlediğimiz günahlarda aramamız lazım..

Birey de kendi hayatındaki sıkıntılarla, günahlarının ilişkisini sorgulamalı..

Musibet geliyorsa, şu halde yanlış yaptığım bir şey var, diyen bireyler olmalıyız..


Ayette bize olan mesaj;

siz de böyle günahda azgınlığa devam ederek, bu israrda, bu kafada giderseniz, sizi de helak ederiz, anlamında ayet..

Bundan Allah'a sığınırız.

Böyle bir umursamamazlıktan; günahları işleyip işleyip, alemlerin Rabbine karşı arsız bir isyanın içinde olmaktan, 

böyle bir yaşam anlayışını sürdürmekten, Mevlamıza sığınırız..

Bir an önce bizi düzeltmesini, tam da istediği şekilde Kendisine dönmek konusunda bizi muvaffak kılmasını niyaz ederiz.

Hiçbir şey yapamıyorsak bile, bari dua ile sığınmayı.

Bu ayette vaad ettiği tehdit hususunda umursamaz:  'ne yaparsan yap' diyen küstahlardan olmadığımızı beyan ederiz.

Belki amel açısında istediği durumda değilsek de, yaşarken ona saygısızca yaşıyorsak bile,

tehdit ettiğinde sindiğimizi, ürktüğümüzü, ayetlerini okuduğumuzda korktuğumuzu: 

'ne olur bize böyle bir şey yapma' der bçimde, en azından ezildiğimizi kendisine ifade edip,

bizi istediği bir biçime yönlendirmesini, hidayetle nimetlendirmesini,

zafiyetlerimiz konusunda bize güç kuvvet vermesini,

yaşamın büyüleyici taraflarına, cazibelerine kendimizi kaptırdığımız açılardan,

bizi daha korunaklı, daha sağlamca bir iradeye kavuşturmasını dileriz..

Böyle bir tehditin karşısında akleden bir insanın söyleyeceği şeyler böyleleri olsa gerek.


Tersine zıtlaşanlar 'ne yaparsa yapsın' diyenler de var, malum.

(Ve iz kâlûllâhumme in kâne hâzâ huvel hakka min indike fe emtir aleynâ hıcâraten mines semâi evi'tinâ bi azâbin elîm) 

“Hani (o kâfirler) bir zaman da: 'Ey Allah'ım! Eğer bu Kitap senin katından gelmiş bir gerçekse 

üzerimize gökten taş yağdır, yahut bize elem verici bir azap getir!' demişlerdi.”

Enfal-32


Hani bir zaman da onlar: "Ya Rabbî, eğer bu Kur’ân senin tarafından gelmiş hak bir kitap ise hemen üzerimize gökten taş yağdır, yahut bize acı bir azap ver!" demişlerdi.


Biz onlardan olmadığımızı, 

hakikaten Allah sübhanehu tealanın azabından çok korktuğumuzu; 

geçmiş örnekleri gerçekten gördüğümüzü, ve söylediği şeyi çok iyi anladığımızı,

fark ettiğimizi ve bundan ötürü de kendisine şükrettiğimizi; bu anlayışa bizi kavuşturdu, bu kavrayabilmemizi sağladığı için..

Bir şey daha istiyoruz, akletme mekanizmasıyla kavrayabilmemizi sağladığı gibi, 

bunu yaşama yansıtabilmemizi de sağlamasını.. 

Bu sağlıklı Allah korkusunu hayatımızda egemen kılmasını..

Uçakta, tehlike anında korktuğumuz gibi, yeryüzünde yürürken de zatından korkabilmeyi diliyoruz.

İnsanlardan kaçınırken, insanlardan kendimize günahlarımızı görmesinler diye tedbir alırken,

Onu (cc) umursamadığımız sahneleri tekrar tekrar yaşamamamız için 

bizi güzel yöntemlere (azap, afet, musibetlerle değil), küçük dokunuşlarla terbiye etmesini, doğruya iletmesini

Ondan niyaz ederiz


(Ve le nuzîkannehum minel azâbil ednâ dûnel azâbil ekberi leallehum yerciûn) “En büyük azaptan önce, onlara mutlaka en yakın azaptan tattıracağız; olur ki (imana) dönerler.”

Secde-21


O kâfirlerin dönüş yapmaları ümidiyle, onlara en büyük azaptan önce, dünyada açlık, musîbet, esaret, ölüm gibi peşin bir azap tattıracağız.


Sırf hidayet olmak pahasına mümin onu da ganimet bilir..

(İnne azâbe rabbihim gayru me’mûn) “Rablerinin azabı(na karşı) emin olunamaz”

Mearic 28

Çünkü Rab’lerinin azabından kimse emin olamaz.

Olsun düzeltsin de öyle düzeltsin, demeye bile cesaretimiz yok. 

O kadarını bile göze alamıyorsak azabın, biz büyük azabı nasıl göze alıyor da günah işliyoruz ?!.. 

Bu bizim açımızdan açıklanabilir bir şey değil.

Bu ayet bize haktan söz ettiği, korkuttuğu için, tehdit ettiği, irkilmemize yol açtığı için, umulur ki bu takvamızı besler. Çünkü nasıl Allah sevgisi takvayı beslediği gibi,

iyi, güzel insanlar böyle bir korkudan beslenerek takvaya bürünebiliyorlar.

Allah azze ve celle cennetle müjdelediği halde takvaya yönelmeyenlere, bir de Allah'ın azap tehditi var. 

Sevgi olmadıysa bari azap tehditi ile yola gelmeyi, en azından korktuğumuz için Allah azze ve celleye dönebilmeyi, kendisinden umuyor, diliyor, dua ve niyaz ediyoruz..
....


( fe ehleknâhum bi zunûbihim) “onları günahlarından dolayı helak ettik”

Onlar dalga geçiyorlardı:

Fe lemmâ raevhu âridan mustakbile evdiyetihim kâlû hâzâ âridun mumtırunâ, bel huve mâsta’celtum bihî, rîhun fîhâ azâbun elîm) 

“Nihayet onu, vâdilerine doğru yayılan bir bulut şeklinde görünce: 'Bu bize yağmur yağdıracak yaygın bir buluttur', dediler.

Hayır! O, sizin acele gelmesini istediğiniz şeydir. İçinde acı azap bulunan bir rüzgârdır!”

Ahkaf-24

Vaktâ ki, bildirilen azabı, vâdilerine doğru enlemesine yayılarak ilerleyen bir bulut halinde görünce: "Bu, dediler, bize yağmur getiren bir bulut!"

Hûd: "Hayır, dedi, bu, sizin gelmesi için acele edip durduğunuz şeydir, yani can yakıcı azap taşıyan bir rüzgârdır! Rabbinin izniyle her şeyi devirip yerle bir eden bir kasırgadır." Derken hepsi helâk olup sadece meskenleri kaldı. İşte Biz, suça gömülmüş gürûhu böyle cezalandırırız.


Onlar azabın geleceği ile ilgili alay etmişlerdi. Ahiretteki cehennemle, tekrar dirilme ve elçilerin getirdiği müjdelerle de alay ettiler.

Bunların hepsi karşılarına çıkarılıp: 'işte bu alay ettiğimiz şeydir' denecek..


Bu ayette helaktan bahsederken, önceki ayette bu haberlerle alay eden insanlar anlatılıyordu.

Biz işte Rabbimize dönüp: 'yarabbi, türlü kusurlarım olsa da, 

hiç değilse ben, senin haberlerinle alay etme küstahlığını göstermiyorum. İnşallah böyle değilimdir. 'Bu çağda geçmez' dediğim bir ilahi hüküm yok' diyebiliriz..

(Mâ yef’alullâhu bi azâbikum in şekertum ve âmentum. Ve kânallâhu şâkiran alîmâ) 

“Eğer siz iman eder ve şükrederseniz, Allah size neden azap etsin! Allah şükre karşılık veren ve her şeyi bilendir.”

Nisa - 147

Siz şükredip iman ettikten sonra Allah ne diye sizi cezalandırsın ki? Allah şükredenlerin mükâfatlarını bol bol verir ve her şeyi hakkıyla bilir.


Mecbur olmadığı halde, gerçekçi bir sebep olmamasına rağmen, yapılan azıcık gayret karşısında olağanüstü teşekkür eden o yüce kudret..

Kulun ibadet edip, Rabbine saygıyla mukabele etmesi zaten gerekliyken, kulun üzerine düşen bir vecibe iken, bunun yapmasından ötürü Cenab-ı Hakk'kın ona teşekkür etmesi. Bu, olağanüstü bir şey.

Allah azze ve celle böyle iken, kulun kalkıp onu: 

'biz hiç bir şey yapmıyoruz ama O bize kötü davranıyor' şeklinde tavsif eden ve böyle algılamamızı isteyen şeytana asla izin vermemeli,

onu bizi böyle düşündürtmesine asla kapı aralamamalıyız.

Hayatımızda bir musibet, bir sıkıntı varsa, bunun sebebi biziz..

Hem bireysel, hem de toplumsal hayatımızda, bu vazgeçemediğimiz, ısrar ettiğimiz küçük, önemsiz saydığımız günahlar,

büyüye büyüye başımızdaki belalara dönüşüyor..

Bizim kusur dahi görmediğimiz, Cenab-ı Hakk'kın katında dikkate alınmayacağına inandığımız hatalar süreklilik arzedince, üst üste yapılınca, bunlar dahi musibet ve felakete dönüşebiliyor.

Kaldı ki bizim yaptıklarımız genelde zaten irice, büyükçe günahlar.

Bizi bu zamana kadar öyle muazzam bir azap tayfununa uğratmadıysa, bu tamamen Cenab-ı Hakk'kın:

(Ev yûbıkhunne bimâ kesebû ve ya’fu an kesîr) 

“Yahut yaptıkları (işledikleri günahlar) yüzünden onları helâk eder. (günahların) birçoğunu da affeder (kurtarır)”

Şura-34

dediği kısımda hala kaldığını gösterir.

Demek ki biz bunca günaha rağmen hala Rahman ve rahim olan Cenab-ı Hakk'kın gazabını zorlayamamışız.

Benzer toplumların düştükleri girdaplara bakınca, Allah'ın azabını ve gazabını hala bizim üstümüzden geri tutan bir şey varsa,

o da Cenab-ı Hakk'kın evvela rahmetinin genişliğidir. 

Yoksa onların da bizim de televizyonlarıa bakınca, aynı ma'siyetler, aynı azgınlıklar hepsinde var.

Burada da, o ülkelerde de sokağa bakınca, hala alemlerin Rabbini sokağa karıştırmayan, Cenab-ı Hakk'kı hayata dokundurtmayan, o esküler anlayış her yerde hakim..

Dolayısıyla eğer musibetin o azgın kavimlere dokunduğu kadar bizlere dokunmayışı söz konusuysa, sebebi olsa olsa Cenab-ı Hakk'kın rahmetidir.

Belki de içimizde salih islah ediciler vardır. 

Ve bu islah ediciler yoğun bir şekilde çalışmakta, peyder pey toplumu bir tarafından islah etmekteler ki, Cenab-ı Hakk bizi o sebeple hala esirgiyor.


Evet, belki bizler ma'siyet konusunda Cenab-ı Hakk'ka karşı yeteri kadar titiz değiliz,

ama geneli itibarıyla da toplumda, cenab-ı Hakk'kın rahmetini uman,

günahkarlığı, Cenab-ı Hakk'ka saygısızlığından dolayı Cenab-ı Hakk'ka karşı mahçup,

ki bunu toplumda dindar olanda da, isyankar olanda da mülahaza etmek mümkün.

Toptan reddeden küçük azınlık dışında genelde herkes Allah'ın azabından değişik ölçeklerde korkuyorlar. Muhetemel ki toplum bu tarafıyla, hala bir şekilde Cenab-ı Hakk'kın rahmetini celbediyor.. Yani bu kadar küçük bir korku ve hürmet dahi ilahi rahmeti celbedebiliyorsa, demek ki burada devasa bir Rahman ile karşı karşıyayız demektir.

Biz belki Rahman ve Rahim diyoruz ama, bunca pervasızca isyan ve azgınlığa rağmen, 

demek ki anladığımızdan çok daha öte, tasavvurumuzu aşan bir ilahi esirgeme söz konusu..

Ama buna çok da güvenemeyiz, çünkü Allah'ın Kitab'ında küçük günahların bile nasıl sonradan büyük helak olmaların zeminin oluşturduğunu okuyoruz.

Masiyet devamlı ve arsızca olunca, Allah'a isyan büyür de büyür ve o esnada ilahi gazabın nerede gerçekleşeceğini kullardan kimse kestiremez..

Bizim yaşadığımız coğrafyada, çok da eski olmayan bir tarihte, dakikalar içerisinde onbinlerce insan helak oldu. Korkunç rakamlara çıktı kayıplar.

Ya bir iç savaş bu memeleketi sarsa, Suriye'deki gibi.

İnşallah dileriz ki bu belde de ve her yerde, Allah'a isyan ve azgınlık alıp yürümez, musibetlerle helak olmayız. Amin

Allah azze ve celle bize asla azap etmez, diyebileceğimiz bir an bile olamaz..

Çünkü Allah sübhanehu teala müminleri, “Rablerinin azabından asla emin olmayan kimseler” olarak tanımlıyor:

(Vellezîne hum min azâbi rabbihim muşfikûn. İnne azâbe rabbihim gayru me’mûn) “Rablerinin azabından(cezasından) korkarlar, ki Rablerinin azabı(na karşı) emin olunamaz; Rab’lerinin azabından kimse emin olamaz.”

Mearic -27/28


Bizler günah işlemeyi sıfırlayamayacağımıza göre, o riske dair endişeyi ölene kadar yaşayacağız..


(Fe kullen ehaznâ bi zenbihi, fe minhum men erselnâ aleyhi hâsıbâ(hâsıben), ve minhum men ehazethus sayhatu, ve minhum men hasefnâ bihil arda, ve minhum men agraknâ, ve mâ kânallâhu li yazlimehum ve lâkin kânû enfusehum yazlimûn)

Nitekim, onlardan her birini günahı sebebiyle cezalandırdık.

Kiminin üzerine taşlar savuran rüzgârlar gönderdik,

kimini korkunç bir ses yakaladı,

kimini yerin dibine geçirdik,

kimini de suda boğduk.

Allah onlara zulmetmiyor, asıl onlar kendilerine zulmediyorlardı.”

Ankebut -40


(Mâ esâbeke min hasenetin fe minallâh(minallâhi), ve mâ esâbeke min seyyietin fe min nefsike.)

Sana gelen iyilik Allah'tandır. Başına gelen kötülük ise nefsindendir.”

Nisa-79


Bizim peygamberimiz, alemlerin rabbine hakkıyla ibadet etmediğini düşünüyor ve bunu da bir hata olarak görüyordu. 

Her namazın gereği olan huşuu yakalayamadığını düşünüyordu.Bunu kusurlu buluyordu. 

Her namazdan sonra istiğfara sarılışı bununla ilgiliydi, bağışlanma diliyordu.


Mesela sizden su isteyen birisine o bardağı çok kabaca verseniz, yaptığınız bir hizmet de olsa

bu iş övülecek bir işken, yerilecek bir işe dönüşür..


İşte bütün bu hatalara mukabele eden Cenab-ı hakk'tır.

Hayır ve şer de, yaratma kaynağı itibarıyla Allah'tandır. 

Şerrin yaratılma gerekçesi ise, kulun yaptığı hatalardır.. “Musibet senin nefsindendir”

Hidayet bir nimettir, Allah'ın bir rahmetidir. Dalalet de, hak edenlere verilir..


(fe ehleknâhum bi zunûbihim)


İnsanın sahip olduğu emniyetin sürekli devam edeceğini düşünmesi, onu azgınlığa sevk edebilir.

(E tutrakûne fî mâ hâhunâ âminîn) 

“ güven içinde bırakılacak mısınız (sanırsınız)?”Siz burada, konfor ve güven içinde kendi rahatınıza bırakılacağınızı mı sanıyorsunuz?

Şura-146


Elbette yaygın bir şekilde gelen afetlerde helak olanların hepsi günahkar, kötü insanlardır, denemez.

O esnada eceli gelen çok sayıda kişinin canını da Allah sübhanehu teala o vesileyle alır.

İbret yaşayanlar içindir; biz felaketten, kendi hatalarımızı hatırlamalıyız.

Nasıl ki cihadda ölen herkesi kusursuz abid olarak tanımlayamazsak, afet kurbanlarını da toptan tarif edemeyiz..

....


(ve enşe’nâ min ba’dihim karnen âkharîn ) “Onlardan sonra, başka bir çağ ve nesiller inşa ettik”


Karn, derken çağın kendisini değil, o çağın insanlarını niteliyor Kuran.


Geçmiş ümmetlerin helak olduğu kalıntılara girerken ağlamaklı girin” hadisinde kastedilen,

o azabın işaret ettiği günah ve azgınlıklar mümine dehşet vermeli. 

Yıkılmış harabelerin şeklinden çok, o harabeler size, cezalandırılan günahları, Allah'ın gazabını hatırlatsın.

Böyle bir yerde eğlenmekle meşgul olmayıp da, günahlarınıza mağfirete niyaz etmeye yönelmezseniz, korkulur ki o günahlar size de isabet eder..

Bu gördükleriniz, sizi salihlere, zikir meclislerine, günahlara karşı direnç kazanacağınız ortamlara yöneltsin.


“inşa ettik”= yarattık


Allah teala insanların geçmiş ümmetlerden ibret almalarını diledi ve onların dikkatini, geçmişte helak edilmiş ümmetlere yöneltti.

Onlara mühlet ve bugünkü insanlara verilmemiş imkan verilmişti. Doğal nimetlerle sürekli destekleniyorlardı.

Onlar ise nimetlere şükredeceklerine şehvetlere yöneldiler, her türlü lezzet ve haz onları oyaladı, hakikatten gafil bıraktılar.

Türlü uyarılara rağmen, hakikate yönelik bir şekilde hayatlarını biçimlendirmeyi reddettiler.

Günahları ile onlar azdıkça, sonunda ilahi gazab harekete geçti ve o kavimler türlü şekillerde helak edildiler.

Sonra onların yerine, Cenab-ı Hakk yeni bir çağda, imtihan edeceği yeni nesiller getirdi.


Bir şans da onlara verildi.

Hem de eskilerin hatalarından ibret alma imkanı ile de donatılarak.


Mesela o eskilerden kimisi dünyevi durumlarını tahkim etmek için “Allah çocuk edindi” diye bir dini tahrifata gittiler. 

Bu kimisine çok büyük gelmeyebilir.

Ama Allah sübhanehu teala bildiriyor ki bu azgınlık: 

“gökleri paramparça edecek, yeri yarılmayı isteyecek hale getirecek” bir etki yaptı.

O azgınlar ağızları ile birer atom bombası patlattılar sanki.

Bu şirk küstahlığı böylesi menfi bir sonuç doğuruyor..

İşte Allah'ın sünneti, geçmiş ya da sonraki ümmetlerin azgınlıklarına 

helak ile mukabele etmesi şeklinde gerçekleşiyor..


SELAMUN ALEYKUM