Subject: en büyük cürüm / En'am - 5
From: Fatih Elmali
Date: 25/08/16 02:47
BCC:

SELAMUN ALEYKUM

 

MAİDE 5-

فَقَدْ كَذَّبُواْ بِالْحَقِّ لَمَّا جَاءهُمْ

فَسَوْفَ يَأْتِيهِمْ أَنبَاء مَا كَانُواْ بِهِ يَسْتَهْزِؤُونَ

Gerçekten onlar, kendilerine Hak/hakikat (Kuran) geldiğinde onu yalanlamışlardı.

Fakat yakında onlara alay ettikleri şeyin haberleri gelecektir. (onunla alay etmenin ne demek olduğunu yakında öğrenirler!)


.....


Cenab-ı Hakk surenin başında kendini insana tanıtarak, 

insanın varlığındaki ve var kalabilmesindeki rolüne işaret ederek

insanın vazifelerini, kendi zatı üzerinden ifade etti.


Daha sonra incelediğimiz En'am 4. ve 5. ayetlerde de  insanın türlü nefsani sebeplerle, 'canı öyle istiyor' diye

bilerek tercih ettiği, yöneldiği gaflet hali

ve hakikati elinin tersiyle itişi anlatılıyor ki

insan zaaflarını bilsin, kendini tanısın ve ona göre önlem alsın.


Ayrıca bu ayetler Ashab başta olmak üzere, asırlardır nasipsizleri hakka, hakikate davet eden tebliğ sevdalısı nesillere de

bir teselli, bir moral verme mahiyetindedir. 

Onlar imanlarının kaçınılmaz sonucu olarak, hakkı söylemekten, hakka davet etmekten kendilerini alamıyorlardı:


(Vel mu’minûne vel mu’minâtu ba’duhum evlîyâu ba’din, ye’murûne bil ma’rûfi ve yenhevne anil munkeri)

Mümin erkeklerle mümin kadınlar da birbirlerinin velileridir. (bu sebeple) Onlar iyiliği emreder, kötülükten alıkorlar”

Mümin erkeklerle mümin kadınlar birbirlerinin velileri, yardımcılarıdır. (bundan dolayı) Onlar iyilikleri teşvik edip kötülükleri men ederler.

Tevbe -71


Rabbimiz de bu iki ayette buyuruyor ki:  tebliğ vazifenizde çok itinalı ve israrlı olunuz

Ancak siz eğer yapılması gereken daveti yapıp da sonuç alamıyorsanız, kendinizden şüphe etmeyin.

Davette esas önemli olan, sizin davet ibadetinde kusur etmemenizdir.

Sonuç ya da insanları hidayete ikna başarısı sizin elinizde değil.

O artık muhatabınızın iradesi ile belirleyeceği bir devam filmi;

bundan sonrası artık onun kendi hikayesi.


Oysa başta Efendimiz (SAV) ve Ashab olmak üzere, nesiller boyu insanları hakka davete kendini adamış insanlar  

tebliğ ettikleri insanların,

kendilerinin çok iyi farkında oldukları hesap vaktine karşı duyarsız, gafil davranmalarına çok üzülüyor, bundan yıpranıyorlardı:


(Fe le'alleke bâkhiun nefseke 'alâ âsârihim in lem yu'minû bi hâzâ'l-hadîsi esefâ) 

“ Bu yeni Kitab'a inanmazlarsa (ve bu yüzden helâk olurlarsa) 

arkalarından üzüntüyle neredeyse kendini harap edeceksin.”

Şimdi, bu söze inanmazlarsa, demek sen onların ardına düşüp neredeyse kendi kendini yeyip tüketeceksin!  

Kehf-6


Yine Efendimizin çok sevdiği amcasının hidayeti için nasıl da çırpınıyor ve onun hidayeti için dualar ediyor 

ama bunun üzerine kendisine ilahi uyarı geliyordu:

(İnneke lâ tehdî men ahbebte ve lâkinnallâhe yehdî men yeşâu, ve huve a’lemu bi'l-muhtedîn) 

“ (Resûlüm!) Sen sevdiğini hidayete erdiremezsin; 

bilakis, Allah dilediğine hidayet verir ve hidayete girecek olanları en iyi O bilir.”

Kasas-56


İşte bu 4. ve 5. ayetlerde, davet edilen insanların zaaflarına işaret ederek
davetin sonucunun, ancak davet edilenin iradesiyle belirleneceğini vurgulayarak,
Rabbimiz davet ehlinin 
kendi gayretleri ile sonuç arasında kuracakları yanlış beklentileri ve düşünceleri düzeltiyor.. İşin aslını, hakikatini bildiriyor..

......


Ancak asıl vurgulanan, insan ile hidayetin arasındaki engelleri vurgulamak.

Elbette hidayetin sahibi Allah'tır (cc)

Ama sünnetullah gereği bu hidayeti her talep edene vermeyi üzerine almıştır.

Peki niye hidayeti tercih etmiyorlar ? 


Et tebliğ ehli, işte uğraştığınız insan budur, 

insanın davete direnme sebepleri şu şu zaaflarıdır.

Siz ise bu zaafları tedavi etmede, onlara ancak yol gösterebilirsiniz,

lakin o tedavi, ancak 

o kişi kendisi tedavi olmayı tercih ederse, bir fayda meydana getirebilir..

Yine de birisinin hidayetine vesile olmak, çok kıymetli bir servettir. Siz rolünüzü bilerek, hayatınızda bu serveti arayınız..


İşlediğimiz ayet tedaviden önce, her insanın hastalıkları hakkında bilgi veriyor.

Kafir; hastalığı, sıhhate tercih etmiş,

hasta kalmakta; hakikate kör olarak yaşamakta direnen zattır..

Kafir "örten" demektir.

Görüneni, görünmez yapmaya; 

bir tür gönüllü körlüğe çabalar durur..



Gelelim hastalığın hallerine;

bu kafirlerin işlediği en büyük cürüm; 

hak olan bir şeyi yalanlamaktır.


(El hakku min rabbike) “Hak ve gerçek olan, Rabbinden gelendir.”

Bakara 147


Yani Rabbimiz bize ne gönderdiyse; Kitap, elçi gibi, onların hepsi gerçeğin ta kendisidir.

Gerçeği arayanların yöneleceği adresi, Allah sübhanehu tealanın gönderdikleridir..


O hak bilgi, hakikat bilgisi açık, kesin bir şekilde geldiğinde,

eğer daha önce kendileri farkına varamamışlarsa bile, artık bu hakikat onların gözlerine sokulmuş oluyor.


Bütün kainattaki bu muazzam ahengin, tesadüfen olmadığını, 

bunu bir yoktan var eden olduğunu, 

Allah'ın Kitab'ında görüp, artık bunun doğruluğunu içlerinden kabullenseler bile..

İşte gönüllü olarak gerçeğe kör kalmayı tercih edenler niye böyle yaptılar ?

Çünkü bu bilgiye açıkça talip olmanın maliyetini;

bu yolda vazgeçmeleri gereken haz ve menfaatleri göze alamadılar.

 

Tutku ve heveslerinin uğrunda, 

doğru olup olmadığını dikkate almadan canlarının istediğini yapabilmek için, 

hakikati yok saydılar.

Bu yok sayma, onu kabul edip, ona teslim olmadan daha zor olduğundan,

bu yolda özel çabalar gösterdiler.. 

Gözlerinin önünde öylece duran hakikati örtmeye, o hakikatten yüz çevirmeye türlü gayretler gösterdiler..


Oysa hakikatin, hakkın hakkı, kendine tabi olmaktır.

Aksi zulüm olur. 

Başka türlüsü düşünülemez.

Hakkın bizim üzerimizdeki hakkı, gördüğümüz yerde ona boyun eğmemizdir.

O an çok sinirli de olsak, kinimiz her tarafımızı kaplamış da olsa,

o hakka tabi olunca büyük maddi kaybımız, ya da itibar, zevk kaybımız da olacaksa bile,

biz yine de hak olan neyse 

onun gereğine tabi olmak mecburiyetindeyiz..

Hakkı gördükten sonra, işin hakkı batılda durmamaktır. 

Batılda ayak sürümemektir..


Bunların dışında, kula bir de Allah'a şükür gerekir; 

çünkü bu hakkı anlamasını ona, Hadi olan Allah sübhanehu teala kolaylaştırmıştır.

Bu bilinci bize yaşatan, hissettiren Mevla'ya da ayrıca şükretmeliyiz, bu bilince bizi kavuşturduğu, bizi doğru yola ilettiği için..


Elhamdülillâhillezi hedânâ = bizi hidayetle nimetlendiren Allah'a hamdolsun

Elhamdülillahillezi cealenâ minel müslimin= Bizi Müslümanlardan kılan Allah'a hamdolsun.



İşte bizim incelediğimiz ayette bahsedilen kişiler tam tersini yaptılar:

Allah'ın nimetini (hidayet) küfürle değiştireni gördün mü ?”


Allah hidayet nimetine, 

hakikati örtmeye çalışarak karşılık verdiler..

Bırak gönderdiği hak için teşekkür etmeyi, 

gönderdiği hakkı da, hak saymadılar.. Böylece ikabı; şiddetli cezalandırılmayı hak ettiler..

Cenab-ı Hakk bu nankörlüğe ve küstahlığa şiddetli bir biçimde içerledi.


Ayetteki: ( fe sevfe) ifadesi, bu hesap ve cezanın pek yakında geleceğini bildiriyor. 

En azından hakikat planında çok çabuk gerçekleşecek olaylar bunlar. 


* * *

“istihza edip durdukları şeylerin haberleri kendilerine gelecek”

Hesap gününde, hayattayken yaptıkları bu alay etmeler kendilerine gösterilecek.

Alay ettikleri şeyin hak ve doğru olduğu gösterilecek.

Allah yalancılara yalancılıklarını ve iftiralarını apaçık edecek..


Mesela onlar dünyada iken tekrardan dirilmekle, cennetle, ateşle alay ediyorlardı.

Hesap günü geldiğinde bu yalanlayanlara, inkarcılara denecek ki: 

'işte bu yalanlayıp durduğunuz ateştir..'

O gün de içinde güçlü bir istihza bulunan böyle bir ifade ile, alemlerin Rabbi onlarla alay edecek..


Onlara yine cehennemin kıyısında denecek ki:

'İşte görüyorsunuz, ne o, dünyada dediğiniz gibi sihir miymiş bu ??'

Siz dünyada gerçeğe gözünüzü kapatıp, yalanlıyordunuz. Bakın o sizin sihir dediğiniz gerçeklikle karşı karşıyasınız !.


Varın şimdi onun içine girin, atlayın:

(Islevhâ fasbirû ev lâ tasbirû sevâun aleykum, innemâ tuczevne mâ kuntum ta’melûn) 

“ Girin oraya, sabretseniz de sabretmeseniz de artık sizin için birdir. 

Siz ancak yaptıklarınızın karşılığına çarptırılacaksınız.”

Tur-16


Cenab-ı Hakk burada da güçlü bir alay içeren ifade kullanıyor: “sabredin ya da sabretmeyin”

Dünyada hakikati tebliğ edenlerle alay edenleri, 

ahirette feci bir akıbetin yanı sıra, böyle alaylı bir hitap bekliyor..

(ve mâ asbarehum 'alen-nâr) “ne kadar da ateşe sabırlılar” Bakara-175

(Allahu yestehizhu bihim) “Allah da onlarla alay eder” Bakara


(Ve lev terâ iz vukıfû alân nâri fe kâlû yâ leytenâ nureddu ve lâ nukezzibe bi âyâti rabbinâ ve nekûne minel mu’minîn) “Onların ateşin karşısında durdurulup/dikilip: 

«Ah, keşke dünyaya geri gönderilsek de bir daha Rabbimizin âyetlerini yalanlamasak ve inananlardan olsak!» dediklerini bir görsen!..”

En'am-27

(Ve aksemû billâhi cehde eymânihim le in câehum nezîrun le yekûnunne ehdâ min ihdâl umemi, fe lemmâ câehum nezîrun mâ zâdehum illâ nufûrâ) 

“ Kendilerine bir uyarıcı (peygamber) gelirse, herhangi bir milletten daha çok doğru yolda olacaklarına dair bütün güçleriyle Allah'a yemin etmişlerdi. 

Fakat onlara uyarıcı (Muhammed) gelince, bu, onların haktan uzaklaşmalarından başka bir şeyi arttırmadı.”

Fatır - 42

kendilerine bir peygamber gelip uyarınca bu, onların sadece nefretlerini artırdı.


Var güçleriyle bağırdılar ki: 'Allah ölmüş birisini tekrar diriltmeyecek'

Hayır, elbette diriltecek; bu Allah'ın üzerine hak bir vaaddir. Allah sübhanehu teala herkesi tekrar diriltmeyi üzerine almıştır.

Ne güzel bir haber bu.. 

Yani o kabirlere götürüp doldurduklarımız öylece yok olup gitmeyecekler.

Allah onları tekrar diriltecek..

Ancak insanların çoğu bu ilme ulaşacak çabayı göstermiyorlar..


Bu surenin daha sonraki bölümlerinde şöyle bir ayet gelecek:


(Kad câekum basâiru min rabbikum fe men ebsara fe li nefsihi ve men amiye fe aleyhâ, ve mâ ene aleykum bi hafîz) 

“ (Doğrusu) size Rabbiniz tarafından basiretler (idrak kabiliyeti) verilmiştir. 

Artık kim hakkı görürse faydası kendisine, kim de kör olursa zararı kendinedir. 

Ben üzerinize bekçi değilim.”

Rabbinizden size muhakkak ki deliller gelmiştir. 

Artık kim gözünü açar görürse kendi lehine, kim de hakkı görmeyip batılı seçerse kendi aleyhinedir. 

(Sen de ki:) "Ben sizin üzerinizde bekçi değilim."


Nice böyle ayetlerde cenab-ı Hakk, insanların hakikate ermelerini sağlayacak 

türlü delillerin gelişinden bahsediyor.

Kim bu delillere gözünü, kulağını açarsa, kendisi lehine bir iş yapmış olur.

Kim de körmüş gibi davranır, kendisine bir şey gelmemiş gibi hareket ederse.

Aslında görülmemesi imkansız bu delillere, 

bunları algılayacak organ ve melekelerden mahrummuş gibi mukabele ederse 

ki bu körce hareket etmek demek Allah katında,

bunun sonuçları da onun aleyhinedir.

Nice ayetlerde de işte böyle (min ba'adi mâ cethumu'l-beyyinât) diye ifade ediliyor:

“tartışmasız, ikna edici deliller kendilerine geldikten sonra” ifadesiyle,

insanların hidayet için muhtaç oldukları delillerin gelişlerinden Kuran bahsediyor.


Diğer bir anladığımız da, Hadi olan Allah teala, bu ikna edici delillerin 

insanlara ulaşmasını kendi üstüne almış,

meğer ki insanlar buna karşılık kendilerini kapatmasınlar.

Hakikat bilgileri, delilleri kendilerine ulaşmasın diye türlü türlü yüz çevirme, örtme, kaçınma yapmasınlar. Çünkü bu davranışlar küfürdür; hakikati örtmektir.


Burada öncelikle Cenab-ı Hakk'kın şu ifadesine bakıyoruz:

(kezzebû bil hakkı lemmâ câehum) “kendilerine geldiğinde hakkı yalanladılar”

Bu onların yalanlayışlarının biçimini gösteriyor;

neyi yalanladıklarını, ve yalanladıkları şeyin öyle ötelerde bir yerde değil de, 

kendilerini gelmiş bir şey olduğunu gösteriyor..


Başka bir ayette ifade edilen:

(Se nurîhim âyâtinâ fîl âfâkı ve fî enfusihim hattâ yetebeyyene lehum ennehul hakku) 

“İnsanlara ufuklarda ve kendi nefislerinde âyetlerimizi göstereceğiz ki 

onun (Kuran'ın) gerçek olduğu, onlara iyice belli olsun. ”

Fussilet-53

Evet, Biz ileride onlara delillerimizi gerek dış dünyada, gerek kendi öz varlıklarında göstereceğiz; ta ki 

Kur’ân’ın, Allah tarafından gelen gerçeğin ta kendisi olduğu   onlar tarafından da iyice anlaşılacak.

denen şey gerçekleşmiş..


Yalanladıkları şey ötede bir şey değil, kendilerine ulaşmış.

“Biz onlara ayetlerimizi hem kendi içlerinde, hem çevresel dünyadan onlara apaçık edeceğiz, göstereceğiz.., 

ta ki hakk, bütünüyle belirgin oluncaya kadar”


Böylece hesap günü “sana hak gelmemiş miydi ?”

(elem ye'tikum nezir) “size uyarıcı gelmemiş miydi?”

ayetlerim size okunmuyor muydu ?”

Bir çok ayette hep “gelmedi mi, kavuşmadı mı..” tarzı ifadeler var.

Bu buluşma gerçekleşecek ki, bununla ilgili cezalandırma tahakkuk edebilsin..


* * *

Ayetin sonunda şu ifade var:

“En sonunda bu yaptıklarının malumatını kendilerine vereceğiz”

(fe ünebbiukum bi ma kuntum ta'amelun)


Sonra dönüşünüz Banadır. Ve Ben size, her ne yaptıysanız getirip önünüze koyacağım”

(ikra kitâbeke) “Al kitabını oku. Bugün kendin, kendini sorgulamak için yetersin”


Onlar kitaplarına bakıp, bütün yaptıklarını niye ve ne maksatla yaptıklarını görecekler..

O kitapta, kendilerine ulaşana hakkı, aslında

göz göre göre yalanladıkları yazacak..

Her ayrıntısıyla görecekler ama; gah ayetleri aşağılayarak, gah resullerle alay ederek,

gah Allah'ın buyruklarına hayatlarında yer vermeyerek yaptılar bu yüz çevirmeleri.

Hiçbir şeyi atlamadan, en ince ayrıntısı ile bildiren bir kitap bu..


(Ve vudı'al kitâbu fe terâl mucrimîne muşfikîne mimmâ fîhi ve yekûlûne yâ veyletenâ mâ li hâzâl kitâbi lâ yugâdiru sagîraten ve lâ kebîraten illâ ahsâhâ, ve vecedû mâ amilû hâdırâ, ve lâ yazlimu rabbuke ehadâ) “Kitap ortaya konmuştur: 

Suçluların, onda yazılı olanlardan korkmuş olduklarını görürsün.

«Vay halimize! derler, bu nasıl kitapmış ! 

Küçük büyük hiçbir şey bırakmaksızın (yaptıklarımızın) hepsini sayıp dökmüş!»

Böylece yaptıklarını karşılarında bulmuşlardır. 

Senin Rabbin hiç kimseye zulmetmez. ”

Kehf- 49


İşte herkesin hesap defteri önüne konuldu.

Mücrimlerin defterdeki kayıtlardan korktuklarını ve şöyle dediklerini görürsün:


"Eyvah bize! Bu deftere de ne oluyor?

Ne küçük koymuş, ne büyük, 

yazılmadık hiç bir şey bırakmamış!"

Böylece yaptıkları her şeyi yanlarında buldular. Şu kesin ki Rabbin kimseye zulmetmez.


Ayetinin son bölümü tehdit içerikli.

Onlar hak kendilerine gelince onu kesinlikle yalanladılar, diye bildirdi cenab-ı Hakk.

Sonra da buyuruyor ki: "onlara bu yaptıklarının haberlerini vereceğiz."

Hayatları boyunca yaptıklarının malumatını önlerine koyacağız.

Yaptıkları şey neydi ?


(mâ kânû bihî yestehziûn) “Alay edip durdukları şey”


Bazı alimler azgınlıklarına göre kafirleri üçe ayırıyorlar: 

1- Gerçeğe aldırmayanlar 2- Gerçeği reddedip, yalanlayanlar 3- Daha da ileri gidip alay Edenler..


Hakkı reddetmekte en ileri gidenlerin yalanlamaları öyle yalın: 

'Bu bir bilgi, tebligat, haber vs ama ben bunu yalanlıyorum' şeklinde olmuyor.

Adam hakkı yalanlamayı göze aldığında

artık ondan sonra hiç bir ahlak, incelik tanımıyor.

Zaten hakkı, hak olanı yalanlamak gibi bir zulme düşen bir adamın, 

artık her hangi bir hayat inceliğini gözetmesi, saygı peşinde olması düşünülemez..


Bir kere hakkın üstünü örtmeyi göze aldıktan sonra bunu nasıl yapıyor ? 

İstihza ederek, alay ederek, aşağılayarak, çirkin sözler kullanarak vs.

Çünkü mukabele ettiği, gizlemeye çalıştığı şey hakikat.

Böyle ayan beyan bir hakikati öyle basit 'yok bunlar doğru değil' ifadeleriyle yalanlamak, psikolojik olarak ona da kafi gelmiyor..

Onu da yalın bir reddediş kesmiyor, rahat ettirmiyor. 

O yüzden daha fazla saldırmak istiyor ki içi serinlesin..


Ne yapıyor ? 'Sihirbaz' diyor, 

'hadi bakalım o cehennemi şu anda getir de bizi yaksın' diyor..

'bu (Kuran'da anlatılanlar) ancak öncekilerin saçmalıkları' diyorlar..


Hani (o kâfirler) bir zaman da: 

Ey Allah'ım! Eğer bu Kitap senin katından gelmiş bir gerçekse üzerimize gökten taş yağdır, yahut bize elem verici bir azap getir! demişlerdi.” 

Enfal-32

Niye böyle bir ifade kullanıyorlar, kendilerince alay etmek için..


Ve daha ağır başka ifadeler...

Allah'ın elçisi için söylenen çirkin şeyleri düşünün. O gün ve bugün.

Bugün de onu (sav),

modern normlara uymamak üzerinden bir aşağılama çabası var..


Cenab-ı Hakk onların bu hafife alışlarını; ki artık kezzebu'dan istihza'ya geçerek tarif ediyor..

Yani yalanlama süreçlerinin tekabül ettiği evrelerden biri de hakikat ve unsurlarıyla alay etme..


“Onlara ne resul gelse, gelen her resulü illa istihza (alay) ile karşıladılar”

Hiçbir resul göndermedik ki istihza edilmiş olmasın.

Hepsi ile alay ettiler..

Çünkü resulün insan olarak bir şahsiyeti var; bu kırılabilecek, incinebilecek bir şey.

Onlar da kırıp, inciterek, 

onun hakkı iletmesini savuşturmaya, 

elçiyi de sindirip, bertaraf etmeye  çalışıyorlar.


“nasıl bir elçi bu ? Yemek yiyor, çarşı pazar geziyor.”

Bizim gibi sıradan insanlardan farksız yaşıyor. Sonra da: 'ben gökle haberleşiyorum, bana melek geliyor' diyor !. 

Hiç böyle şey olur mu ? 

'O zaman o bahsettiğin melek sana bir şey versin de, şu fakir halinden kurtul ?'

'Sana bir bahçe versin de , ondan ye. Ya da göğe yüksel'

Biz ona da inanmayız gerçi, ta ki göğe yükselip, oradan bize özel bir kitap getirsin..

Bunlar hep Kitap'ta temas edilen bazı alay etme örnekleri..


“Allah fakir, biz zenginiz” 

diye alay ettiler. Mevla da Kitap'ta “bu söylediklerini yazacağız” diye mukabelede bulundu..

Kıyamete kadar büyük bir sessizlik, ancak iman edenleri etkileyen bir mühlet verme var..

İlahi irade tahakkuk edip, Hesap vakti gelince, 

orada bütün bu bekletilen, bu olağanüstü zulümler; 

Allah tealaya ve elçisine yalan isnad etmek, iftira etmek, alay etmek,

onların sözlerini, hak olduklarını bile bile yalanlamak...

bunların hepsinin hesabı öteki aleme taşınıyor.. 

Ve Allah azze ve celle: “bunların haberlerini Biz vereceğiz” diyor..


Ondan sonra bu kötülerin kötülüklerinin ortaya döküldüğü, ipliklerinin pazara çıkarıldığı,

o mahşeri kalabalıkta o utanç verici sahneleri bir izlesek..

O, yeryüzünde büyük taşkınlıklar yapmış, hakka karşı büyük cürümler işlemiş, Allah'a karşı büyüklenmiş kimselerin

nasıl ezildiklerini, perişan olduklarını

ve o aşağılık vaziyette huzura çıkarıldıklarını, nasıl hesap verdiklerini bir düşünelim..


Yani adaletin tecellisi kadar, bu tecelliye tanık olmak kadar büyük bir kıvanç, büyük bir zevk var mı ?

Yapılan onca filmde insanlara 

sonunda bir adalet tecellisi gösterip, seyirciye bunu tattırıp, herkesin parasını alıyorlar.

Bir de bunu ahirette ve canlı olarak, 

eksiksiz, kusursuz bir adalete tanıklık ederken yaşadığınızı düşünün..

Elbette öncelikle kendi durumunu sağlama al ki, o izleme rahatlığına sahip olasın.. Yoksa:

(Li kullimriin minhum yevme izin şe’nun yugnîh) “ O gün, herkesin kendine yetip artacak bir derdi vardır.”

Abese-37

O gün onlardan her birinin başından aşkın derdi ve tasası vardır.

Firavun'a ceza verilirken bile kimin umurunda, eğer sen de benzer durumundaysan !


Tabi insanlar cennette de başkalarının durumunu seyredecekler.

(Fel yevmellezîne âmenû minel kuffârı yadhakûn Alâl erâiki yanzurûn Hel suvvibel kuffâru mâ kânû yef’alûn) 

“İşte o gün (ahirette) de iman edenler kâfirlere gülerler. Koltuklarına kurulurlar. 

"Kâfirler yaptıklarının cezasını buldular mı?" diye bakınırlar.”

Mutaffififn 34-36

O gün onlar cennetteyken, kafirlerin cehennemin dibindeki halleri kendilerine gösteriliyor.


Bugün teknoloji sayesinde yeni imkanlar ortaya çıktı. Mesela dükkanda bir şey çaldı diye hırsızı yakalıyorsunuz. 

İsrarla, bağırıp çağırarak inkar ediyor. 

'Ben yapmadım, bir şey çalmadım' diyor.

Fakat güvenlik kamerası kayıtları ortaya çıkınca.. O anı göreceksiniz.

Hırsızın o tespit, kameralara yakalanma anını görünce 

yaşadığı şoka şahit olmak, o anı görmeye değer.. 

Hırsız bir anda dehşet içerisinde yıkıma uğruyor; 

'eyvah, demek ki her şeyi kayda almışlar !'

Bir anda çözülüyor, kulakları düşüyor..


Cenab-ı Hakk onların yüzlerini, karanlığın üzerlerini sardığı, 

gecenin karanlığından bir parça üzerine düşmüş gibi tarif ediyor. 

Öylece siyahlamışlar, öylece kötüleşmişler, 

“yüzleri kararmış olanlar” onlar..


(Yevme tebyaddu vucûhun ve tesveddu vucûh(vucûhun), fe emmellezînesveddet vucûhuhum e kefertum ba’de îmânikum fe zûkûl azâbe bimâ kuntum tekfurûn) 

“Nice yüzlerin ağardığı, nice yüzlerin de karardığı günü (düşünün.)

İmdi, yüzleri kararanlara: İnanmanızdan sonra kâfir mi oldunuz? Öyle ise inkâr etmiş olmanız yüzünden tadın azabı! (denilir).”

al-i imran 106

Gün gelecek, birtakım yüzler ağaracak, birtakım yüzler ise kararacak. 

Yüzleri kararanlara:

"Siz misiniz denecek, imanınızdan sonra inkâra sapanlar? Tadın bakalım inkârınız sebebiyle bu acı azabı!"


(Terhekuhâ katerah) “yüzleri de keder bürümüş, hüzünden (katran sürülmüş gibi) kapkara kesilmiştir. ”

Abese- 41

Bu, artık kaçışın olmadığı, bütün cürümlerin açığa çıktığı yerde olacak


Bütün bunların özeti; 

bu denli ilahi tehditlerle karşılık gören bu tutum akıllı bir iş değil; yeryüzünde elçiyle böyle alay etmek. Yaradanın buyruklarını hiçe saymak.

Hakkı göz ardı edip, hakikati böyle ezip geçmek..

Mühlet verildi diye, vakti gelince zil çalmayacak değil ki..


Hocanın bir sebeple sınıfı terk ederken sınıf başkanını sınıfa bırakması gibi. 

Hoca gelene kadar yaramaz çocuklar o başkanı da takmayıp, onunla her türlü dalga geçiyorlar, 

onun hatırlatmalarını dinlemediler, hatta onları uyarmak için konuşmasına izin vermediler..

Ama sonra hoca sınıfa dönünce ne olacak ??

Ve sınıf başkanının bütün gayretlerine rağmen o yaramazlar sınıfta hiç bir kural tanımadılar, 

başkanın: 'bakın hoca yaramazlık yapmayın, dedi' uyarılarını hiçe saydılar..


İşte hoca gelince, sınıf başkanı bütün gayretlerine rağmen bu yapılanları hocaya şikayet ediyor.

Efendimiz de bu alaycı tutum ve çirkin davranışlarından çok bunalıyor, kırılıyordu.


İşin aslını bilen Cenab-ı Hakk da onu (sav) şöyle uyarıyordu:


(Kad na’lemu, innehu le yahzunukellezî yekûlûne fe innehum lâ yukezzibûneke ve lâkinnez zâlimîne bi âyâtillâhi yechadûn) 

“ Onların söylediklerinin hakikaten seni üzmekte olduğunu biliyoruz. 

Aslında onlar seni yalanlamıyorlar, 

fakat o zalimler açıkça Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar.”

En'am-33

Onların problemleri, 

canlarının istediğini yapmalarını engelleyen Allah'ın ayetleriyle.

Temas hattında sen olduğundan, görünürde seni tersliyorlar, seni itibarsızlaştırıyorlar gibi..

Ama esas dertleri Benimle.

Nitekim sana vahiy gelmeden önce, senle hiç bir problemleri yoktu.

Ne zaman ki onların, canlarının istediği şeyleri yapmalarını sınırlayan, 

hayatlarını Allah'ın hükmüne bağlayan ayetler getirdin, 

o zaman sana saldırmaya başladılar.


Dolayısıyla asıl sorunları Allah'ın hükümleri ile olduğundan: 

(innallâhe 'azizun zuntikam)

“Allah intikamında engellenemez, alıkonamaz, yenilmez olandır”

İşte ayetin sonunda bu feci son hatırlatılıyor..

(fe sevfe ye’tîhim enbâû mâ kânû bihî yestehziûn ) “Alay ettikleri şeylerin haberleri kendilerine verilecektir”


Bu, müminler için de bir teselli tabii ki, bu ayeti okuyunca işin sonunu öğreniyorlar.

Zira dünyada gayret sahibi müminler Allah'ın ayetlerini etraflarına ve aleme tebliğ etmeye çalışırken, bunlar alaya uğrayınca büyük sıkıntı yaşıyorlar.

Bu sıkıntının tek tesellisi, Allah'ın kitab'ında işin sonunu öğrenip, Mevla'ya güvenmek..

''onların icabına bakacağım, onları sonunda huzuruma alıp hesap soracağım'


(Ve lev terâ izil mucrimûne nâkısû ruûsihim inde rabbihim, rabbenâ ebsarnâ ve semi’nâ ferci’nâ na’mel sâlihan innâ mûkinûn)

“ O günahkârların, Rableri huzurunda başlarını öne eğecekleri, 

«Rabbimiz! Gördük duyduk, şimdi bizi (dünyaya) geri gönder de, iyi işler yapalım, artık kesin olarak inandık» 

diyecekleri zamanı bir görsen!”

Secde-12


Alaycılıklarının onlara bildirilmesi, 

onların apaçık yalancı ve inkarcı olduklarının da onlara bildirilmesi demek..

O aşağıladıkları hususun hakikati ile onları yüzleştirecek..

Dolayısıyla alay ederken 

içlerinde tutup, dışa vurmadıkları asıl nefsani maksatları, hesap gününde yüzlerine vurulacak.. 

Mesela:

'Nasıl da alay ediyorsunuz cehennemle, 

işte sizin alay ettiğiniz cehennem ! Artık öğrenebilsiniz' diyebilir zebaniler..


Niye bu şekilde yapıyor derseniz, bu da Allah sübhanehu tealanın tuzağı. 

İyice içlerindeki azgınlıkların ortaya çıkması için onlara mühlet veriyor..

Cenab-ı Hakk bu alay işlerinde meseleyi kendisi ile ilgili görüyor. 

Elçileri ve iman edenlerle değil, 

yapılan alay ve saygısızlıkları kendi şahsına yapılmış olarak değerlendiriyor.

Zaten her insan bu hayat serüvenini Allah azze ve celle ile yaşıyor. Diğer insanlar, sonuçta 

Onun karşımıza çıkardığı 

ve kendi fani hayatları ve varlıkları ile, bizim sınavımızın parçası haline gelen unsurlar.

Tanıdıklarımız, sahip olduklarımız, yeteneklerimiz, zorluklarımız, ve başımıza gelen her şey, 

Allah sübhanehu tealanın bize aldı verdisi olarak, 

sınama maksatlı denk getirdiği yaşam unsurları..

Bazı sınamalar için kafirler kullanılıyor mesela; 

kafirler olmasa, müminlerin Bedir diye bir sınavları olmazdı mesela..

Bu ilişkileri de hep Cenab-ı Hakk kurgulamış, ama herkes ve olayla olan ilişkilerimiz,

sonuçta Onunla olan kulluk ilişkimizin, sınanmamızın birer parçası..


Tabii kafirler 'demek ki biz de bir işe yaramışız, kaçınılmaz olarak bu yanlışları yapacakmışız, dolayısıyla bize bir vebal olmaması lazım' diyemezler.

Onlar kendi iradeleri ile azgınlık ediyorlar, 

Mevla teala ise herkesin irade ve teşebbüslerini, kendi ilmi ile, bir hikmet üzere denk getiriyor. 

Herkes:

dışındaki her şey üzerinden, Allah'a kullukla imtihan ediliyor.


Onlar cehennemi ve yeniden dirilişi orada ilk defa öğrenmiş olmayacaklar.

Bu bilgi zaten kendilerine geldi 

ve bunun gerçekliğini aklederek farkına vardılar. 

Ama işlerine gelmediği ve hevalarına uymadığı için reddettiler. 

Dışlarından bunu hafife aldılar, aşağıladılar, yalanladılar..


İşte Cenab-ı Hakk hesap günü bütün gerçekliği ile yalanladıklarını 

ve niye yalanladıklarını önlerine koyacak..

Ve her bir aşamada: 'işte bunları diyordunuz. İşte bu hakikati böyle aşağılıyordunuz. Şu gerçekle şöyle alay ediyordunuz..' diyecek..

O gün onlara böylesi bir geri dönüş olacak..

Tebareke'de okuyoruz. Cehennemin bekçileri soracak: 'size bir uyarıcı gelmedi mi!

Cevap olarak 'doğrusu bir uyarıcı geldi de biz bir türlü anlamadık' demiyorlar.

bize uyarıcı geldi de biz yalanladık”


“Alay edip durduğu şey gelip üzerlerine çöktü”

'meleklerin sayısı azmış, 19 taneymiş, biz onları haklarız' diye dalga geçiyorlardı..

Alay ettikleri zakkumu ahirette yiyecekler, karınlarını dolduracaklar' diye Kitap'la cevap verdi Allah teala..


SELAMUN ALEYKUM