Subject: Anlamadıklarından değil; - En'am 4
From: Fatih Elmali
Date: 08/08/16 22:52
BCC:

SELAMUN ALEYKUM



4-

وَمَا تَأْتِيهِم مِّنْ آيَةٍ مِّنْ آيَاتِ رَبِّهِمْ

إِلاَّ كَانُواْ عَنْهَا مُعْرِضِينَ


(Ve mâ te’tîhim min âyetin min âyâti rabbihim) “Onlara Rablerinin ayetlerinden, her ne ayet gelse”

fark etmez, hangisi gelirse gelsin...

Gelen her ayet karşın verdikleri tepki:

(illâ kânû anhâ mu’rıdîn) “illa ki ondan yüz çevirirler”


Omuz silker, umursamaz, alaka duymaz, 

beğenmez, hoşlanmaz, sırtlarını dönerlerdi..

Hiçbir şekilde esnemiyorlar, 

davetçilere hiç bir şekilde fırsat vermiyorlardı.


Çünkü aslında kararlarını vermişler; 

Yaratan'ı kesinlikle hayatlarından çıkarmaya,

Onu kesinlikle yaşamlarında bulundurmamaya öylesi bir şartlanmışlar ki,

artık Allah sibhanehu tealaya dair söylediğiniz her şeye kendilerini kapatmışlardı..


“Senin ölülere işittiremezsin”

Sünettullaha göre Hadi olan Allah'ın hidayete kavuşturması, buna muvaffak kılması ile ilgili süreçler, öyle keyfi bir şekilde değil de

bunların hepsi bu hidayete samimiyetle talip olan, bunlara açık olan,

hakka değerini verip, yeri geldiğinde hakkı itiraf edebilen kimselere yaşatılıyor.

Yoksa zalim kimselere, bir şekilde denk geldi diye, Allah hidayet etmez.

Geçen haftaki derste konuştuğumuz gibi,

kimsenin itiraz edemeyeceği olağanüstü mucizelerle iman gerçeklerini kabul edenleri dahi,

Cenab-ı Hakk bilahare denk getirdiği imtihanlarla,

eğer kalpte kabul görmüş bir iman yoksa tekrar küfre düşürür..

Kızıldeniz'in yarılmasını görenlerin, sonradan buzağıyı ilah edinmeleri böyle bir süreçtir.


(innallâhe la yehdil kavmezzâlimin)

Allah'ın meşieti o yönde asla işlemez.

'Dilediğine hidayet ediyormuş, o zaman diler ve zalimlere de hidayet eder'

Hayır, ilahi meşiet öyle rastgele bir şey değil.

Rabbimiz hidayeti veriş sürecini de,

mükellef olanları verdiği tepki, aldıkları tutum üzerinden açıklıyor..

Ayetlerinde: “Fasıklara, zalimlere hidayet etmem” diyor

Belli insanların vasıflarını sayıyor, hayatlarını kıssa ediyor ve: (ulâike hedânallah) “Allah'ın hidayet ettikleri bunlardır” diye haber veriyor.

Sonra Kitab'ı okuyanlara diyor ki, sen de hidayete kavuşmak istiyorsan: “sen de onların hidayetinin peşinden git”

Bunu elinde tutan yegane kuvvet Allah azze ve celle..

Ve kimseyi hidayete zorlamıyor.

Sayısız ayet gönderir,

ama o ayetlere kendilerini kapatanlara asla hidayet etmez.


Ve bu nankör, küstah tutumunu gösterenleri de Rabbimiz zalimlikle suçlar, intikamını alacağını ilan eder:

(Ve men azlemu mimmen zukkire bi âyâti rabbihî summe a’rada anhâ, innâ minel mucrimîne muntekimûn ) “Kendisine Rabbinin âyetleri hatırlatıldıktan sonra

onlardan yüz çevirenden daha zalim kim olabilir!

Muhakkak ki biz, günahkârlara, lâyık oldukları cezayı veririz.”

Rabbinin âyetleri ile kendisine nasihat edildiğinde sırtını dönüp uzaklaşan kimseden daha zalim kimse olur mu? Biz o suçlulardan elbette intikam alıp onları cezalandıracağız.

Secde-22


Yani bu bir cürüm.

Kendisine hatırlatılan hakkı değerlendirdiği halde kişinin bundan yüz çevirmesi,

işine gelmiyor diye, hevaları ile örtüşmüyor diye yüz çevirmesi olağanüstü bir cürüm.

Bir gerçeğin farkına varıp da

o gerçeğin gereğini yapmamak bir insan açısından büyük bir zulümdür.

Küçük yahut büyük bir şeyin, bir meselenin doğrusunu, hakikatini anlayıp

bu gerçek doğrultusunda ne yapmak gerektiğini fark edip,

ancak yine de bu bilme haline uygun davranışlara yönelmemek,

bundan yüz çevirmek, kaçınmak

bu gerçeği hiç anlamamış rolu yapmak, ayak sürümek için bahaneler aramak

işte Allah sübahnehu tealanın intikam alacağı kimselerin halleri bunlardır.


Büyük bir zulüm; hem de o akla, o bedene, o zihne bir ziyan.

Sanki bunların değerlendirildiği o muazzam süreçler hiç verilmemiş gibi yapmak

ne büyük bir ziyan, büyük bir zulüm.

Hani 'insanlıktan çıkmış' diyoruz ya kimlerine,

o sahneyi görüyorlar ve omuzlarını silkip, gereğini yapmadan seyrediyor ya da uzaklaşıyorlar, tepkisiz kalıyorlar.



Ayetin başındaki ifadenin Kitap'taki benzer kullanımları:


Bu ayetteki ifadeyi, Yasin suresinden de hatırlıyoruz

(Ve mâ te’tîhim min âyetin min âyâti rabbihim illâ kânû anhâ mu’ridîn )

Yasin-46


Yine Yasin-i şerifte:

(mâ ye’tîhim min resûlin illâ kânû bihî yestehziûn) “ Onlara hiçbir resûl gelmedi ki, onunla alay etmiş olmasınlar (hepsiyle alay ettiler)”

Yasin-30

Hangi rasul gelirse gelsin,

gelen her resulle istihza ettiler, istisnasız olarak..


(Ve mâ ye’tîhim min zikrin miner rahmâni muhdesin illâ kânû anhu mu’ridîn) “Kendilerine, o çok esirgeyici Allah'tan hiçbir yeni öğüt gelmez ki, illa ki ondan yüz çevirmesinler. ”

ne zaman onlara Rahman’dan yeni bir mesaj gelse, mutlaka ona arkalarını dönüp uzaklaşırlar.

Şuara-5

10 öğütten diyelim 1 veya 2 tanesini dikkate alsınlar, yok


(Ve mâ ye’tîhim min nebîyin illâ kânû bihî yestehziûn) “Onlar, kendilerine gelen her peygamberi mutlaka alaya alırlardı. ”

Onlara hiçbir nebî gelmedi ki onunla alay etmiş olmasınlar. Onlara hangi peygamber geldiyse alaya aldılar.

Zuhruf - 7


Genelde ayetlere verdikleri tepki sırt çevirme, ilgi göstermemeye gayret

nebilere olan ise, alay etme, alaya alma..

Davetçi ile şahsileşerek, onu tahkir ederek sindirmeye, bertaraf etmeye çalışırlar..


Burada Cenab-ı Hakk'kın kınadığı, yerdiği bu kesimin bütüncül yaklaşımı;

yani vahye yönelik tamamen kapalı yaklaşımı,

kendisini öğüte, mesaja açmayan,

alaya alan, aşağılayan yaklaşım,

belli ki onların maksatlı yaklaşımlarını da ele veriyor.

Ne gelse fark etmiyor,

Rablerinin ayetlerinden hangisi onlara erişse, verdikleri tepki aynı.

Bütünüyle itiraz ediyorlar, toptan reddediyorlar,

hakikati görmezden geliyorlar ve alaya baş vuruyorlar..

Bu onların şartlandıklarını, hakikate maksatlı yaklaştıklarını gösteriyor.


Kafirlerin benzer tavrının anlatıldığı bir ayet:

(Ve aksemû billâhi cehde eymânihim le in câehum nezîrun le yekûnunne ehdâ min ihdâl umemi, fe lemmâ câehum nezîrun mâ zâdehum illâ nufûrâ)

Kendilerine bir uyarıcı (peygamber) gelirse, herhangi bir milletten daha çok doğru yolda olacaklarına dair, bütün güçleriyle Allah'a yemin etmişlerdi.

Fakat onlara uyarıcı (Muhammed) gelince, bu,

onların haktan uzaklaşmalarından, kaçışlarından başka bir şeyi arttırmadı.”

Kendilerini uyaracak bir peygamber geldiği takdirde, milletler içinde, hidâyette en ileri derecede yer alacaklarına dair var güçleri ile yemin ettiler.

Ama kendilerine bir peygamber gelip uyarınca bu, onların sadece nefretlerini artırdı.

Fatır-42

“onlara Rablerinin ayetlerinden ne ayet gelse, illa ki ondan yüz çeviriyorlar idi”


Ayetle ilgili edinilebilecek ilk izlenim;

neticeyi değiştiren esas etkenin kişide,

kişinin tercihlerinde oluştuğu;

kırılmanın, dönüşün kişide karşılığını bulduğu..

Eğer kişinin hakka karşı reaksiyonu olumsuz ise

Allah azze ve cellenin ayetleri, mucizeler de gelse o kişiyi hakikate yöneltemiyor:

(Ve lev ennenâ nezzelnâ ileyhimul melâikete ve kellemehumul mevtâ ve haşernâ aleyhim kulle şey’in kubulen mâ kânû li yu’minû illâ en yeşâallâhu ve lâkinne ekserehum yechelûn)

Eğer biz onlara melekleri indirseydik,

ölüler de onlarla konuşsaydı ve her şeyi toplayıp karşılarına getirseydik,

Allah dilemedikçe yine de inanacak değillerdi; fakat çokları bunu bilmezler. ”

Biz onlara, dedikleri gibi melekleri de indirseydik, ölüler diriltilip kendileriyle konuşsaydı, istedikleri her şeyi toplayıp karşılarına koysaydık, onlar,

ihtimali yok, yine iman edecek değillerdi. Allah dilerse o başka! Fakat onların çoğu bunu bilmezler.

En'am-111

Allah azze ve celle de kişilerin imanını, sünneti gereği,

onların yaklaşımlarına göre düzenlediğinden,

o zaman netice kişinin kendi tercihlerinden ortaya çıkıyor..

Biz eğer kendi tercihlerimizi menfi istikamette tutup da, hariçten bir şeyler beklersek; 'bu da olsun, şu da olsun' dersek..

Elçinin aralarında bulunduğu kesimde ve zamanda

kafirlerden, o elçinin hakkı söylediğini anlamış olanlar vardı.

Hatta Allah azze cellenin haber verdiğine göre, esasen hepsi anlamış.

Mekke'de ona (sav) iman edenler, elbette bunun tanıklığı ile iman ediyorlar,

ancak inkar edenler de bu mesajın gerçeği bildirdiğinin farkındalığı ile, iman etmeye yanaşmıyorlar, yüz çeviriyorlar..

Bu yüzden biz onların bu yüz çevirişlerine küfür diyoruz.

Bu farkındalıkla ezip geçiyorlar. O yüzden bu ezip geçişlerini, görmezden gelme diye tarif ediyoruz. Bu farkındalıkla hakikatin üstünü kapıyorlar, örtüyorlar.

Şimdi bu farkındalığa sahip kişilerin psikolojilerini düşünelim.

Muhtemel ki bunların arasında:

'ya Rasul besbelli ki Allah'ın gönderdiği elçi, söylediklerinde haklı.

Ancak hele bir taraftarları artsın, sonra iman edeyim.'

Yahut:

'Bir de şu olsun, sonra iman edeyim'

diye dışarıdaki gelişmelere göre hesap yapan:

'yeni mucizeler daha gelsin de bakayım' diyen kimseler vardı.

Bulundukları yerde Allah azze ve cellenin ifadesiyle:

onları kendi taşkınlıkları içerisinde bocalar bir halde bırakırız”


Karar alıp, kendisi azmetmediği sürece

kişinin neticeye, hariçten bir etkenle ulaşması mümkün değil.

Yani ne kadar büyük ayet gelirse gelsin,

eğer o bulunduğu yerde, o taşkınlığı içerisinde bocalıyor, oyalanıyor ise,

dışarıdan etkilerle pek bir şey değişmeyecektir..


Benzeri durumlar bizde de yaşanır,

çoğu zaman harekete geçmek için, etraftaki değişikliklere, değişimlere;

'şu da olsun, bu da olsun' diye bekleyişlerle oyalanırız.

Halbuki değişimi başlatacak olan, bizim dünyamızdaki bizim için esas olan odur, şahsi, ferdi planda hangi basit ya da karmaşık konuda olursa olsun,

hakikatine erdiğimiz konuya uyum sağlayacak

ya da o yöne yönelimde bulunacaksak,

bunun harekete geçişi bizden kaynaklı olmak durumundadır.

Biz buna adım atacağız, ve biz yapacağız.


Ama dışarıdan belli sebeplere kendimizi iliştiriyor

ve bunlarla oyalanıyor isek, o oyalanma sürecimiz uzadıkça uzayacak,

'şu da olsun, bu da olsun'

Bazen çocuklarda da oluyor ya,

'evladım şunu yap hadi'

'Dur annem yemeğimi hazırlasın da, sonra.

Dur şu çizgi filme bakayım, sonra'

Bakıyorsunuz en sonunda olduğu yerde uyuyakalıp, akşamı kapatıyor..

O hakikatine erdiği, yapmak husunda ikna olduğu yükümlülüğü,

o tembelliği ile, olduğu yerde bocalayarak, oyalanarak, yapmayıveriyor..


Yetişkinlerde de böyle,

ayette bahsedilen kesim hakka karşı kendini kapadığından,

aralarında böyle oyalananları da hesap edersek, her ne ayet gelse bir şey değişmiyor.

Demek ki o değişimin, onlarda olması lazım..


(Ve mâ te’tîhim min âyetin min âyâti rabbihim)

Böyle olunca da, ayetin ifadesi şu:

her ne ayet gelirse gelsin, gereğini yapmıyorlar.

Burada yoğun, ağır bir ilahi yergi var.

Yoksa ayet şunu söylemiyor:

ne ayet gelse bir türlü anlayamıyorlar.. Hiç bir ayetim onlara kar etmiyor.

değil de: onlar hiç bir ayeti değerlendirmiyorlar.

Onlar hiç bir surette adım atmıyorlar.

Ne yaparsak yapalım, iradeyi onlara bıraktığımız bu ortamda,

kesinlikle hakikate yönelik adım atmaya yanaşmıyorlar.


Bir tek seçenek kalıyor; canlarını alıp, iradelerine böylece müdahale etmek.

O anda da 'teslim olduk' diyecekler ama, o da diyenlere olumlu bir sonuç getirmiyor.

Çünkü sınav, gönüllü tercih etmek üzerine kurulmuş.

Sınav, samimiyetle ve gönülden sorumlulukları benimseme ve gereğini yapma ile, bununn üzerinden değerlendirilecek.

Yoksa açık ilahi müdahale ile, insanlara icbar ederek değil.

O sebeple ayetteki ifade, Allah azze ve cellenin bunları yoğun bir şekilde yerdiği,

bizim hem cinslerimize bakıp, Allah'ın ne ayeti gelirse gelsin, hepsine sırt dönebilmiş,

bu kadar koyu bir israrı, inatçılığı yapabilmiş bir zümreden bahsediyoruz.


(Ve mâ te’tîhim min âyetin min âyâti rabbihim)

Bu tavır dinamik bir süreç içerisinde, günümüzde de güncellenip duruyor..

Allah azze ve celle sürekli yerde, gökte, insanda, nebatatta ayetini gösteriyor.

Genetik biliminin yeni keşiflerini herkesi etkiliyor.

Ama aslında Allah tealanın varlığna delil olarak değerlendirilebilecek bir çok bilimsel keşif, insanların imanına olumlu bir etki yapmıyor..

Uzayla, atomla ilgili sürekli yeni yeni ayetler geldikçe,

insanoğlunun yaradanın buyruklarına boyun eğmeme,

kendisine “özgür” ve başına buyruk bir yaşam oluşturma,

hayatı sözde limitsiz, uçsuz bucaksız yaşama yönündeki

azmi, kararlılığı sürdükçe, bir şeyler değişmiyor..


Dolayısıyla bu ayetin dinamik boyutu bu günlere kadar uzanıyor.

Şöyle bir düşünelim.

Muhtemel ki Allah azze ve celle kişiyi karşısına aldığında;

bak birinci olayda şöyle yaptın.

Biz de seni ufak bir tokatla uyarınca: 'yarabbi' dedin 'el çekeceğim' diye sözler verdin.

Biz de seni eski iyi durumuna geri döndürdük.

Bir zaman sonra ise aynı şeyi bir daha yaptın.

Bunun üzerine daha büyük bir tokat vurduk. Olayın gerçek yüzünü gözüne daha vurgulu bir şekilde soktuk. Başkaları üzerinden ibretlerle vs.

Ama sen aynı azgınlığa bir daha giriştin !

Yine, yine, yine !..

Döngülerin devam etti.


Bazen bizim hayatımızda da

'İşte bu bana Rabbimin son uyarısı' diyebildiğimiz olaylar oluyor.

Onun o anki duygusal tazyiki ile:

'Yarabbi bir daha yapmayacam. Beni bu olayda, helakın kıyısından döndürdün'

dediğimiz ticari, iktisadi, siyasi ailevi, sağlık vs her bakımdan

hayatımızda cenab-ı Hakk'kın tokadını böyle derinden hissetiğimiz anlar olur..

Sonra düzelmeye söz verdiğimiz olaylar..

Ancak sonraları hayatımızı rayına oturtunca,

yine aynı şekilde Allah sübhanehu tealaya tabi kalmaktan yüz çevirmeye,

Onu hayatın merkezine koymamaya ve Kitab'ı yine arkamıza atmaya başlıyoruz.

Defalarca bu sapmaya evriliyoruz..

Hayatta karşımıza çıkan ayetler, kişiler için ibrete dönüşmüyor.


“Rabbinin ayetlerinden yana, her ne ayet gelirse gelsin”

Her ne tür, her ne çeşit; hangi türünden, çeşidinden olursa olsun

ne gelirse gelsin,

onlar illa ki yüz çeviriyorlardı, çeviriyorlar, çevirirler..


Rabbimizi bildiriyor ki, herhangi bir farklı çeşit gelse dahi

bir değişiklik olmamasının, gelen ayetlerle bir ilgisi yok.

O muhatapların tutumları ile ilgili bir sonuç bu..

Ayetlerin eksikliğinden, yetersizliğinden,

çeşitliliğinin kafa karıştırmasından kaynaklanmıyor bu tutum..

Benzer bir ilahi ifadeden bahsettik:

(mâ ye’tîhim min resûlin illâ kânû bihî yestehziûn) “ Onlara hiçbir resûl gelmedi ki,

onunla alay etmiş olmasınlar (hepsiyle alay ettiler)”

Yasin-30

Hangi rasul gelirse gelsin, gelen her resulle istihza ettiler, istisnasız olarak..


Yani Rasul'ün Yahudi değil de Arap olmasını bahane edince Yahudiler

Cenab-ı Hakk bu bilgiyi haber veriyor..

Peki o zaman niye Musa'ya (As) indirileni inkar ettiniz ?
Niye onca İsrailoğullarından elçiyi katlettiniz ?


Dolayısıyla etnik köken veya başka bahanenin aslında kıymeti yok.

İman tercihleri ile ilgili neticede bu bahanelerin bir etkisi yok.

Çünkü onlar o ayak sürüdükleri süreci, kendi iradi tercihleriyle tıkamaktaydılar..

Bu tutum sürdüğü sürece,

kulda, kulun gönlünde hakikatten başka öncelikler olduğu sürece,

sonucun değişme ihtimali yok..

Bu ayetteki ya da başka ayetlerdeki benzeri ifadeler, hep neticeyi,

kişinin iradesinin belirlediğinin altını çiziyor..

Yukarıda bahsettiğimiz ayet ne kadar da anlamlı:

Biz onlara, dedikleri gibi melekleri de indirseydik, ölüler diriltilip kendileriyle konuşsaydı, istedikleri her şeyi toplayıp karşılarına koysaydık, onlar,

ihtimali yok, yine iman edecek değillerdi. Allah dilerse o başka! Fakat onların çoğu bunu bilmezler.

En'am-111
Bunlar iman etmemek hususunda, kararlı bir duruş sergiliyorlar.

Yaratan'ın hayat üstündeki egemenliğine, asla prim vermek istemiyorlar.

Onlar böyle bağımsız;

canlarının istediğine, haz duyduklarına, hoşlarına gidene göre yaşamak istiyorlar..

Dolayısıyla da gerçekle yüzleşmek, onlar için neticeyi değiştirmeyecek..

Ya da bu canlarının istediğinden, hakikat uğrunda vazgeçecekler.


Hal böyle olunca: 'yahu geçmiş dönemdeki insanlar bu mikroskobik buluşları, ya da atomun içeriğine dair keşifleri göremediler. Uzaya dair bugünkü keşiflerden haberleri olmadı.

Artık Allah'ın ayetleri o kadar açık hale geldi ki, artık biz çok şanslıyız.

Artık hakikati inkar etmek imkansız oldu.

Eskilere yazık oldu, çok daha sınırlı ayetle iman mükellefi idiler.

Dünyayı düz, ay'ı da tabak zannettikleri bir ortamda ilahi kudreti kestirmek için çok sınırlı delilleri vardı'

gibi, o günkülerle bugünküler arasındaki farkı öne sürüp,

yeni keşfedilen bilimsel ayetlerin bir avantaj olduğunu vurgulamak isabetsiz bir düşüncedir.

Ne değişti ki ?

Allah azze ve celle o günkü ortamdaki ayetlerin de

iman etmek için yeter, ve tastamam kişiyi bağlar vasıfta olduklarını haber veriyor..

'Demek ki eskilerin iman etmeyişindeki sebep, bilimsel keşiflerin olmayışı idi' diyebileceğimiz bir sahne var mı ortada ?

Hayır, hiç değişen bir şey yok.

Demek ki tam da Allah sübhanehu tealanın dediği gibi imiş.

İman etmeyenler, ayetlere rağmen etmiyorlarmış:

Bugün de ayetler, sadece hakikati önyargısız olarak arayanlar için yeterli.

Ama yeter olmaları da, hakikati aramayı, bulunca kabul etmeyi, gereğini yapmayı

kabul etmeyenler için bir şey değiştirmiyor..


Bir ayet, ayetten etkilenmeye hazır olanları,

dün de bağlıyordu, bugün de bağlıyor. Kıyamete kadar bu hep böyle olacak.

Kıyamete kadar daha nice ayetler gelecektir.

Ama iman niyeti olmayanlarda,

kasten iman etmemeyi tercih edenlerde, bir etki meydana getirmeyeceklerdir.


Hayatı bir cazibe ile anlamlandıranlar, o cazibeyi kutsallaştıranlar,

o cazibeden hiç bir şartta vazgeçmemeyi tercih edenler,

Allah için kafalarındaki kutsallardan vazgeçmeye razı olmayanlar,

olsa olsa o kutsallarla birlikte Allah'a kulluk etmeye razı olanlar,

o kutsallara bağlılığa bir halel gelmemesi kaydıyla,

bu bağlılıklardan arta kalan zamanlarda Allah'a kul olmaya razı olanlar...

gelecek en ikna edici delillerden dahi,

bir bahaneye dayanarak,

ya da o ayeti hiç dikkate almadan, o ayetten derhal yüzçevirerek,

yine kafalarındaki, gönüllerindeki dine bağlı kalmayı sürdüreceklerdir.


Kasten iman etmedği için, bugün ayak sürdüğü yerde,

yine yarın imana talip olanların çok etkileyici buldukları yeni ayetlerin zuhurunda dahi,

ayak sürümeye devam edeceklerdir..


Elbette insan buna mahkum değildir.

İnsan iradesiyle, bu dünyada bağlandığı,

kulu olduğu cazibelerden, tağutlardan vazgeçip,

alemlerin Rabbine teslim olayı tercih ederse,

o hangi bilgi düzeyinde, hangi insanlık vaziyetinde olursa olsun

onun arayışları muhakkak, Hadi olan Allah'ın yardımıyla, imanla sonuçlanır..


Demek ki mihank taşı; sürecin en önemli parametresi,

onun kendi alacağı karardır.

Yaradana boyun eğmeye ve teslim olmaya mı karar verecek,

yoksa Onu görmezden gelip, kendi başına buyruk yaşamaya mı devam edecek ?

Bu tercih, sonuçla ilgili her şeyi belirleyecektir..


Etrafta yüce Yaratan'ı hatırlatan ve gösteren ayetler her dem, her mekanda

kişilerin imanına vesile olmaya açık ve yeterli bir şekilde dizayn edilmiş..


Konu ile ilgili ayetlerin, Resulle ilgili olan versiyonunda da,

resulün şahsından bahsedilmiyor bile..

Salih (As) kavmine geliyor. Kavmi bu durumu şöyle anlatıyor:


(Kâlel meleullezînestekberû min kavmihî lillezînestud'ıfû li men âmene minhum e ta'lemûne enne sâlihan murselun min rabbihi, kâlû innâ bimâ ursile bihî mu'minûn)

Kavminin ileri gelenlerinden büyüklük taslayanlar, içlerinden zayıf görülen inananlara dediler ki:

Siz Salih'in, Rabbi tarafından gönderildiğini biliyor musunuz? Onlar da:

'Şüphesiz biz onunla ne gönderilmişse ona inananlarız', dediler.”

'Biz onunla gönderilene inanan kimseleriz'

Araf-75


Yani Salih (AS) üzerinden giden bir yaklaşım yok ortada

Allah azze ve celleden insanlığa getirdiği mesajdı, esas muhataplarını ikna eden. Hakkın kendisi:


(Lekad enzelnâ ileykum kitâben fîhi zikrukum, e fe lâ ta’kılûn)

Andolsun, size içinde sizin için öğüt bulunan bir kitap indirdik. Hâla akıllanmaz mısınız?”

Muhakkak ki, hayatınız için gerekli notları içeren..bir kitap indirdik. Neden düşünmüyorsunuz?

Enbiya-10


Biz haddızatında rasulün Allah'ın elçisi olduğunu bile,

getirdiği mesaj üzerinden anlarken;

yani onun elçiliğine de bu yolla tanık olurken,

kendi varlığının burada bir iltimasa dönüştüğü,

onu görenlerin daha kolay iman edebildiği, görmeyenlerinse çok zorlandığı;

resulü göremedikleri için elde kalan yazılı, sözlü delil ve uygulamalarla ikna olmaya çalıştılar. Aradaki eksikliği biraz da tevekkül ile kapadılar.

O yüzden bunların değeri daha mı yüksek acaba,

da denemez..

Tam tersi resule doğrudan bakan, onun dibinde konuştuğu kimselerin iman etmeyişinden Cenab-ı Hakk söz ediyor..


Onlardan seni (okuduğun Kur'an'ı) dinleyenler de vardır.

Fakat onu anlamalarına engel olmak için

kalplerinin üstüne perdeler, kulaklarına da ağırlık verdik.

Onlar her türlü mucizeyi görseler bile yine de ona inanmazlar.

Hatta o kâfirler sana geldiklerinde:

«Bu Kur'an eskilerin masallarından başka bir şey değildir» diyerek seninle tartışırlar.”

En'am-25


(Ve minhum men yanzuru ileyke, e fe ente tehdil umye ve lev kânû lâ yubsırûn)

Onlardan sana bakan da vardır.

Fakat -hele (gerçeği) göremiyorlarsa- körleri sen mi doğru yola ileteceksin? ”

gözleri görmeyenlere sen nasıl doğru yolu gösterebilirsin, hele basiretleri de yoksa!

Yunus-43


Kafir ve münafık kişiler hemen onun dibinde durmuşlar, Allah'ın elçisine bakıyorlar.

Bize sorsanız bu çok avantajlı bir durum, deriz.

Ama onlar Müslüman olmuyorlar.

Olmamak hususunda da gayet kararlılar.

Ve elçinini orada onların burnunun dibinde olması bir şey değiştirmiyor.

Cenab-ı hakk da bunun o çağda yaşayanlara bir avantaj getirmediğini bir soru ile ifade ediyor:

'Görmeyi tercih etmeyenlere,

körlüğü tercih edenlere, sen mi hidayet edeceksin ??'

Değil bugün bir takım yücelttiğimiz insanlarda,

alemlerin Efendisinde dahi:

'bir bakayım da o kişinin zihinini tamamen düzelteyim'

demesini sağlayacak bir kudret, imkan yok.

Bir nazarla başkalarının kalbini kıpırdatacak insanlardan bahsetmiyor Rabbimiz.

Tam tersine, kör kalmaya gayret edenlere, senin elinden bir şey gelmez, diyor..

Yani insanların zirvesi olan sen de söz konusu olsan,

kimse kimseyle sırf tanıştı, görüştü diye, hidayete ulaşma ayırcalığına sahip değildir.


(İnneke lâ tehdî men ahbebte) (Resûlüm!) “Sen sevdiğini hidayete erdiremezsin”

Kasas-56

Çok sevdiği amcası Ebu Talib'in hidayetine, dua etmesine dahi izin verilmedi Efendimizin.

Sevgi kadar insanlar arasında güçlü bir ilişki yok.

Ancak insanlığın zirvesinde olana dahi,

çok sevdiği amcasının hidayeti için bir niyazda bulunması için izin verilmiyor.


(Ve minhum men yestemiu ileyk) “aralarında seni dinleyenler de vardır” En'am - 25

Yani Efendimiz konuşuyor, onlar dinliyorlar.

Ve Cenab-ı Hakk buyuruyor ki: (Ve minhum men yestemiûne ileyke, e fe ente tusmius summe ve lev kânû lâ ya'kilûn ) "Onlardan seni dinleyenler vardır.

Fakat sağırlara -üstelik akılları da ermiyorsa- sen mi duyuracaksın?”

Yunus-42

O bilgiden, hakikatten kendisini mahrum etmek isteyene, sen mi duyuracaksın ??

Kendisini neredeyse kabrin içine koymuş adam. Bir kulağından giriyor, ötekinden çıkıyor.

O senin anlattığının notunu vermiş:

'Bu gerçek de olsa, benim işime yaramıyor. Bana sıkıntı veriyor'


'Ben hayatımı daraltacak, istediğimi yapmama mani olacak

özgürlüğümü” kısıtlayacak bu bilgileri,

gerçek bile olsalar duymak istemiyorum.'

deyip, kararını bu yönde veren birisinin,

bu yaklaşımı dolayısıyla, bu yaklaşımını değiştirmediği sürece,

isterse ona bu bilgileri insanların zirvesi Muhammed Mustafa (SAV) söylesin,

bunlardan faydalanma şansı yoktur.


Bizim anladığımız, en zirvesinden, en geride olanına kadar,

herhangi bir davetçinin, davetin başarısında bir fonksiyonu, etkisi yok.

Davetçi sadece, kendisi ile ilgili bir olumlu değişikliğe imza atıyor.

Yeryüzünde mümkün olan her yerde, insanları hakikat bilgisiyle buluşturuyor.

Bu yolda baskıları, işkenceleri, şidete maruz kalmayı göze alıyor; cehd ediyor.

Allah'a davet davası uğrunda bedel ödemeyi göze alıyor.


Orada davetçinin işi de, rolü de bitmiştir.

Ancak bu daveti tekrarlamak, sürdürmek gibi bir işinden bahsedilebilir.

Ama davet gerçekleştikten sonra,

ancak muhatabın tutumuna göre belirlenecek başka bir süreç başlıyor.

Orası tamamen, hidayet davetine icabet edeceklerin, kendilerini kurtacakları

başka bir platform, başka bir zemin olarak fonksiyon icra ediyor.


İman husunda bağlayan, zorlayan ve sorumluluk altına sokan,

Allah azze ve cellenin ayetleridir.

Resuller ve nebiler, Allah azze ve cellenin ayetlerini getirdikleri için,

söyledikleri, yaptıkları bizim için hakikat, hakikate ulaşmanın yolu olduğu için,

biz onların ağzının içine bakarız.

Ne derler, ne yaparlarsa takip ederiz.


İlahi af ve kurtuluş yolunda “en güzel örnek” Allah'ın elçisidir. (SAV)

O da şahıs olarak, Allah sübhanehu tealanın bir ayetidir.

Hz Ebubekir'in fazileti, Efendimizin (SAV) yanında bulunmaktan değil,

onun gittiği yolda tereddütsüz ve takatinin bütün sınırlarını zorlayarak yol almasından ileri gelir.

Hicret ederken, Efendimize (SAV) arkadaşlık edeyim diye değil,

Allah azze ve cellenin emrini yerine getireyim diye hareket etti.

Arkadaş canlısı olduğu için, değil, Allah'ın hesapsız bir kulu olduğu içi,

Allah rızası için tehlikeli hicret yolculuğuna çıktı.


Yine, eğer asr-ı saadetteki insanları ayrıcalıklı kabul edersek,

Allah azze ve cellenin insanlara tanıdığı fırsat eşitliğini, ilahi adaleti de açıklayamayız..

Efendimizin Ashabını övmesi de,

onlara olan kişisel muhabbetini pekiştirmek için değil,

getirdiği ilahi mesaja, ashabın daha bir güçlü tabi olmasından dolayı söz konusu..


Peygamber uğrunda, peygamber için verilen bir mücadele değildi onlarınki.

Fisebilillah idi, fisebilirrasul değil.

Her şey yaratandan ötürü idi.


Cenab-ı Hakk ensarı överken de 'Medineliler şöyle iyidir, böyle iyidir' demiyor.

Onların yaptıklarını, sıfatlarını övüyor.

Kendilerine hicret edenleri hoş ve muhabbetle karşılarlar”

kendi ihtiyaçları olsa da, kardeşlerinin ihtiyacını önceleler”

onlara verilenleri kıskanmayı kalplerinden geçirmezler”

hicret edenlerde dolayı üzerine gelen yükten bir sıkıntı duymazlar”


Övgünün ifadeleri böyle olunca, anlamı da şu;

önemli olan bu faziletin arkasında şahıs,

buna muvaffak olanların yaptıkları fedakarlıklar. Artık kimler yapabildiyse.

Medinelilerin arasında münafıklar da var.

Yani Medineli olmak, başlıbaşına bir övgü ve övünme vesilesi değil..


Yani insanların itibarı, Allah katında itibarı, şahsi takvaları ile belirleniyor.

...


Bu ayet müşriklerin hakikati inkarlarının ne kadar şiddetli olduğunu gösteriyor.

Ancak öte yandan Mevla teala; bu yüz çevirenlere ayetlerim yararlı olmaz,

onlara davette bulunmanıza gerek yok, demiyor.

Bizim vazifemiz ayrı; tebliğ ederek kulluk ediyoruz.

Burada küfürde inat edenlerle iletişim yasaklanmıyor.

Maidenin sonlarında o ayeti inceledik:

Ey resul Rabbinden sana ineni tebliğ et. Yapmazsan elçilik vazifeni yapmış olmazsın”


İradesini küfre teslim eden birisine anlatmanın, davet etmenin,

onun açısından faydasını bilemeyiz,

ama bizim açımızdan faydası kesin.

Tebliğ, kulluktur. Kulluk gayretinde bulunmamak, Allah katında bizi mesul bırakacaktır

Onlar iman etmiyor diye, bizden tebliğ vazifesi iskat olmuyor.

Ayette dediği gibi, iman umudu hiç görünmeyenlere dahi :

Rabbimize karşı bir mazeretimiz olsun diye” tebliğden geri durmamalıyız ki,

onların içinden hiç ummadıklarımız da sonradan hidayete yönelebiliyor..

Onlar haddi hududu aşarken, Yaratan'a karşı saygısızlıkta bulunurken:

“siz ne yapıyordunuz orada” derse Cenab-ı Hakk,

'yarabbi biz de avazımız çıktığı kadar hakkı bağırıyorduk; yapmayın, etmeyin, Cenab-ı Hakk'ka karşı bu isyan ve küstahlıktan vazgeçin, bakın azap eder, diye

diyebilecek durumda olmalıyız Hesap zamanı..

Ve kulluğun temelinde de bu var;

mesela Kuran'ın tabiriyle “rızkın peşinde koşmak” buyrulduğu için

biz türlü meşgalelerle para kazanmaya çaba sarf ediyoruz.

Yoksa rızkımızın tahsilinin, bizim çabalarımızla belirlendiği iddiasında değiliz.

Cenab-ı Hakk dilerse veriyor; bazen ne çabalar sarf ediyoruz da vermiyor.. Bazen oturduğumuz yere servet yağdırıyor.

O gönderinin, Allah sübhanehu tealanın bir atiyyesi,

fazlından, lütfundan verdiği bir şey olduğunu biliyoruz.


(Ve mâ te’tîhim min âyetin min âyâti rabbihim illâ kânû anhâ mu’rıdîn )

İfadeden anladığımız, başlarına bela gelene kadar ayetlerin müşriklere bir faydası olmuyor. Başlarına bela gelince, belanın korkusuyla harekete geçebiliyorlar.

Azap geldiğinde, Allah'tan başkasını mı çağırıyorsunuz ??”


(innema tunziru menittebe'azzikra) “sen ancak hakikatin, öğütün ardına düşen, ona tabi olma niyeti taşıyana öğüt verebilirsin”

Netice tamamıyla muhatabın iradesine bağlı.


Hakka aşikar bir şekilde delalet eden bu ayetlerden hangisi gelse,

onlardan illa ki yüz çeviriyorlardı.

Onlara kulak vermiyorlardı, başka şeylere yüz çeviriyorlardı.

Anlamadıklarından değil; heva ve arzularına yönelmiş, gerçeğe sırt çevirmişlerdi..


(a'rada) yüz çevirmek, anlatılan öğütle ilgilenmemek..

Görmezden gelmek, üstünü örtmek.

İlgisini vermek istemiyor, muhatap olmak istemiyor.

Çünkü hakikate o kıymeti vermek istemiyor:

'Benle muhatap olamazsın, benim daha önemli işlerim var' demeye getiriyor.


Yaratan onunla kontakt kurmaya çalışıyor,

kul o sefil haliyle, Yaratan'ın onu kurtarmak yolundaki her türlü girişimini boşa çıkarıyor.

Yaratan onları selam yurduna çağırmak yolunda,

onların dikkatini çekmek, hakikate çevirmek için ne yaptysa, onlar hep yüz çevirdiler.

Bu aşağıdan birinin yukarıya yaptığı bir arz etme değil.

En yüce makamın, en alttaki kullara el uzatması..


zulme Allah kullardan daha sabırlıdır”

Cenab-ı Hakk onlara geniş bir öğüt alma zamanı ve imkanı yaşatıyor,

ta ki iyice, keskince ve kararlı bir şekilde,

ne olmak istediğine karar verinceye kadar..

Bu netleştiğinde, artık eceli de geliveriyor, vakti doluveriyor..


(Ve mâ te’tîhim min âyetin min âyâti rabbihim)

Allah sübhanheu teala ne girişimde bulunmuş ise,

kul buna her defasında sırt dönmüş..


zaman gelmiş azaplarla; küçük küçük azapları tattırmış: “büyük azaptan evvel”

(le'allehum yerci'un) “belki dönerler” dönsünler diye..

O gidişattan vazgeçsinler diye Cenab-ı Hakk sayısız imkanı seferber etmiş.

Onların aleyhinde, Cenab-ı Hakk böylece hüccetini tamamlamış.

Artık kulun 'bana bir de şunu yapaydın' diyeceği hiç bir şey kalmamış.


(li yehlike men heleke an beyyinetin ve yahyâ men hayye an beyyineh)

Allah, gerekli olan emri yerine getirmesi,

helâk olanın açık bir delille (gözüyle gördükten sonra) helâk olması,

yaşayanın da açık bir delille yaşaması için (böyle yaptı).”

Enfal-42


tüm kanıtlarının tastamam gerçekleştiği bir durumda helak olduğu,

hayat bulanın da yine benzer şekilde bir beyyine üzerine yaşayabildiği bir süreç tamamlanmış..

Bizler de herbirimiz, bu sürecin birer öznesiyiz..

Bunları Cenab-ı Hakk bizim için de yapıyor..

Ayetlerinin her birimiz için ayrı ayrı gönderip, gösterip, apaçık edip, yaşatıyor.


(Ve kulil hamdu lillâhi se yurîkum âyâtihî fe ta’rifûnehâ, ve mâ rabbuke bi gâfilin ammâ ta’melûn) “Ve şöyle de: Hamd Allah'a mahsustur.

O, âyetlerini size gösterecek, siz de onları görüp tanıyacaksınız (ama artık faydası olmayacaktır). Rabbin, yaptıklarınızdan habersiz değildir. ”

Neml-03

size ayetlerini kesinlikle gösterecek, ve sizler onları tanıyacaksınız..


İşlediğimiz ayette yüzçevirdiklerinden bahsedenler de ayetlerin hak olduğunu “tanıdılar”

İlla ki tanıdılar ve tanıdıkları halde yüz çevirdiler..

Korkunç olan tarafı da bu; her gelen ayeti tanıdılar.

Ve sırf tanıdıkları için sırt döndüler.

'Hah, bundan kaçayım, çünkü bu bana Allah'ı hatırlatıyor,

şu hayatıma sokmak istemediğim kudret.

Şu her defasında kaçtığım hakikat, tüh, yine önüme çıktı.'


deyip, esasen çok iyi bildikleri bir hakikati

her defasında, gözlerinini önünden uzaklaştırmaya,

gündemlerinden savuşturmaya, bertaraf etmeye çalışıp durdular.

İnsanın bu korkunç yüzçevirme küstahlığı, arsızlığı, yüzsüzlüğü işte böyle bir şey..


Mevlamız da: 'ne ayet gönderdiysem bu çirkin tutumdan vazgeçmediler'

dediği yerde, bizi uyarmakta..

Onlar iradelerinin, tercihlerinin sonuçlarını taşıyorlar..


Onların ayetlerinden hiç bir ayet gelmez ki, ondan yüz çevirmesinler yüz çevirmiş olmasınlar..

Mutlaka o ayetlerden yüz çevirirler.. İlla ki ondan yüz çevirirlerdi..

Böylece Allah'ın ayetlerini, hakkı yalanladılar.

Hak onlara erişti, hakka ulaşamama problemleri olmadı.

Hatta ayetlerin kullara erişimini,

Cenab-ı Hakk organize ediyor, bu süreci işletiyor, temin ediyor.

Ama onun bünyelerine nüfuz etmesine, bu inkarcılar mani oldular.

Kim Allah'ın ayetlerine karşı nasıl tutum aldıysa, ahirette ona göre karşılık görecektir..


Cenab-ı Hakk beyyinatı, apaçık ayetlerini kullara ulaştırmayı,

hakkı kullara tanıtmayı,

beyyinatı insanlara kavuşturmayı, öğretmeyi, kendi üstüne almış,

meğer ki insanlar buna karşı kendilerini, kapılarını kapatmasınlar,

hakkın kendilerine aktarılmasına karşı durmasınlar,

böyle bir tebliğe itiraz etmesinler..




SELAMUN ALEYKUM