Subject: ne kazanacağınız - Maide 3
From: Fatih Elmali
Date: 02/08/16 02:45
BCC:

SELAMUN ALEYKUM


وَيَعْلَمُ مَا تَكْسِبُونَ


(Hayır ve şerden) ne kazanacağınızı da bilir.

(ve ya’lemu mâ teksibûn)


Ayetin sonunda bir de

(ve ya’lemu mâ teksibûn) “ne kazanıyorsunuz, Allah azze ve celle onu gayet iyi biliyor”

Her ne kazanıyorsanız, kesbettiklerinizi O biliyor..


Bu kesb, (ya'lemu ma tef'alun)'dan daha ileri bir ifade..

Kesb'in içerisinde motivasyon var, amaçlamak var..

O nihai kazanç uğrunda bir çok işler yapmış olabilirsiniz. Çok sebat edip, gayretlerde bulunmuş olabilirsiniz.. Bunların hepsi kesb çerçevesinde anlatılabilir..

Mesela bir iş adamının '7 bin lira kazandım', dediği bir işin, 

pazarlaması var, görüşmesi, var, pazarlığı var, kontratı var, teslimatı var, ödemesi var vs.. 

Dünya kadar eylem var. Öncesinde niyet, kast var..


İşte Cenab-ı Hakk'kın: “Ne kazanıyorsunuz O biliyor” demesi, 

ayetin girişinden beri bizde oluşan;

sükunet, sevgi, o iç içe birliktelik biçimindeki güzel duygulardan sonra,

ayetin sonunda güçlü bir tehdide dönüştü..


Ben sizin neyin peşinde olduğunuzu biliyorum. 

Neye niyet ediyorsunuz, neye yelteniyorsunuz, 

neyi yapıyormuş gibi gösterip, aslında başka bir şey yapıyorsunuz

kendinize itiraf edip, etmediklerinizi dahi, 

hep Ben biliyorum..


(Ya’lemu hâinetel a’yuni ve mâ tuhfîs sudûr) “Allah, gözlerin hain bakışını ve kalplerin gizlediğini bilir. ” 

O, gözlerin hain bakışını ve kalplerin sakladığı bütün şeyleri dahi bilir.

Mümin -19

Verdiğimiz görüntü ile, niyetlerimiz aynı olmayabiliyor.

Cenab-ı Hakk ise, aslında bizim neyi isteyip, gözettiğimizi, amaçladığımızı biliyor.


Kazanç hedefinizin, amacımızın, kastımızın 

nereye yöneldiğini biliyor..

(Ya’lemu hâinetel a’yuni)

Yani bir tarafa bakarken, aslında yandaki açılarda bulunan başka şeyleri gözetliyorsak,

kaçamak bakışlarla gerçekleştirdiğimiz, gözlerin o ihanetini de Allah bilir..

İnsanlar bunu bilemez. Sen karşındaki insanlarla sohbet vaziyetindeyken, aslında ilerideki başkalarını yokluyor olabilirsin. 

Ama Allah onu da bilir..


Her şeyi bilir:

(cehrekum) “açığa vurduğunuzu da”

yani öyle şeyler açığa vurursunuz ki, 

yapmadıklarınızı yapmış gösterirsiniz, insanları ikna edersiniz. 

Ancak Allah söylediğinizin doğrusunu bilir..

Ya da söylemeyip, içinizde tuttuğunuz niyetleri, emelleri O bilir.


Sürekli tefekkür ve içinde geçirme ile ürettiğimiz bir sürü niyetlerimiz var.

Bir de bunları kazanmak hususu var ki, bu muhtemelen fiziki sahada olanlar. 

Ama o kazanç, o niyet ve çabalarla müşterek yanları var..

.....

Cenab-ı Hakk neyin peşinde koştuğumuzu bildiğinden, 

ayet sonunda bu bilmesini hatırlatarak bizi tehdit ediyor..

Kulun bu bilmeye karşı 

Allah azze ve celleye herhangi bir perdeleme yapma şansı yoktur.

Bu ayette cenab-ı Hakk şu anda peşinde koştuklarımızı bildiğini söylerken, başka bir ayette:


(ve mâ tedrî nefsun bi eyyi ardın temût(temûtu), innallâhe alîmun habîr) 

“Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez. 

Yine hiç kimse nerede öleceğini bilemez. 

Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, her şeyden haberdardır.”

Lokman - 34

Siz yarın ne kazanacağınızı bilmezken Allah azze ve cellle 

gayb bilgisiyle kullarını bütünüyle ihata etmektedir, bilir o bilinmeyenleri..


Eh, dolayısıyla siz Ona karşı isyanda bulunmaktan kaçının.. 

Ürperin, tedirgin olun.

Gizlide günah işleme durumuna düştüğünüzde, orada yalnız olmadığınızı 

ve asıl endişe etmeniz gerekenin, 

tam da sizi hesaba çekip, sizin hükmünüzü verecek olanın, sizi gördüğünü bilin.

Allah sübhanheu tealanın haberinin olmayacağı bir günahınız, kaçamağınız olamaz..

Siz iyisi mi, sizi Ona yaklaşıracak, Onun hoşnutluğunu temin edecek, Onun rahmetine yaklaştıracak amellere yönelin. 

Siz Ona rağbet edin..


Tabi bu ayetin sonu büyük bir müjde de içeriyor.

Belki bu mutlak bilme halinden, günahkarlar ürperiyor, 

iyiler açısından da büyük bir müjde vesilesi.. 

Demek ki çabaların boşa gitme ihtimali yok.

Ve bu amelleri birilerine göstermek, etrafa göstermek gibi bir mecburiyetiniz de yok.

"Allah kimsenin amelini boşa çıkarmaz"


Bunların hepsi bize doğrudan cenab-ı hakk la kulluğumuzu yaşayacağımız temel argümanları veriyor.. Tekrar tekrar öğretiyor..

“Biz Ona, şah damarından daha yakınız”

...


Özetle;

Suredeki ilk ayetin başında Rabbimiz

göklerin ve yerin yaratıcısı olduğu ve karanlıklarla aydınlığı var eden olduğunu ifade ederek, hamdin kendisine mahsus olduğunu buyurdu.

Bu eşsiz kudreti ve zatına rağmen, kafirlerin kalkıp Ona muadiller edindiklerini söyledi..


Sonra 2. ayette  yine o eşsiz kudretini; bizi çamurdan yarattığını,

ve bizim ecelimizi tayin ettiğini,

yine son noktayı da adı konulmuş bir ecelle belirlediğini ifade ederek

bu kadar üzerimizde bütünüyle hükümran olduğunu vurguladı..


Bütün bunların akabinde 2. ayetin sonunda; 

“bütün bunlara rağmen, hala kuşkular içinde kalıyorsunuz”

Böyle bir küstahlık, akılsızlık, gaflet nasıl olabilir ?!..


İşte bunlardan sonra üçüncü ayet; “Halbuki O, göklerde de, yerde de Allah'tır”

Yani sizin kuşkularınızı meşrulaştıracak, makul gösterecek hiç bir yer yok burada..


Yani hayatının, huzurunun risk altında olduğunu düşündüğün,

seni tedirgin, sabırsız, dehşet içerisinde bırakan yerlerde 

aslında, sadece sınanmaktasın..

Değil mi ki her yerde Allah azze ve celle bütünüyle tek, yegane ilahtır.

Ve sana isabet eden şeyin, musibetin koşullarını O düzenlemektedir, 

o sebeple nasıl böyle bir kuşkuyu, tedirginliğe kendini veriyorsun ki ??


Eyvah, harp sahasında ve büyük bir tedirginlik içerisindeyim, çünkü ölüm riskimiz çok yüksek.

(Ve huvallâhu fîs-semâvâti ve fî'l-ard)

Bu dediğiniz faktör yerin dibinde de, uzayda da hepsi açısından da bir sabite ifade ediyor; 

çünkü Allah azze ve cellenin şartları kontrol etmekte haşa zayıflık, gevşeklik gösterdiği herhangi bir aralık yok..

İşte burada (ve) vav ile gelen, çok belirgin bir “halbuki” var.


Halbuki O göklerde de yerde de olan Allah'tır.

O önemsiz bir çamur, balçıktan yaratıldı da, göklerin ve yerin hakimi Allah sübhanehu tealaya itimat edemiyor. 

Onu endişe ve dertlerine, belirsizliklerine vekil kılamıyor.

Dün dalga geçilen bir çocuğun, bir süre sonra büyüklerine saygı göstermemesi gibi..


“Görmez mi ki insan Biz onu bir atımlık sudan yarattık. 

Kalkmış şimdi Bize açıkça düşman kesiliyor, didişmeye çalışıyor” 

Nahl suresinin girişinde ifade ediliyor..


Ben seni çamurdan yarattım, şimdi senin ödün patlıyor. 

Niye ? O toprağa düşeceksin diye.

Düşeceğin yer çamur. Neticede senin olduğun asıl, çıktığın yer.

Seni ondan var edene, yaratabilene mi itimat edemiyorsun ? 

Bu ne saygısızlık ??
Ben Rabbin, bu süreci oralardan buraya getirdiysem, 

bundan sonrasını kontrolümden kaçıracağımı nasıl düşünüyorsun ?.

Toprağa düşüp düşmeyeceğin konusunda nasıl olur da, 

senin oradan çıkarana güvenmezsin ??


Gazetelerde dünyaya çok ciddi bir meteor, yıldız çarpmasını manşet olarak okuduğunuzda,

siz zannediyor musunuz ki dünyanın ipi Allah'ın elinden çıkmıştır ??..

Sistemin ipi Allah'ın elinden kaçmış mı ki, 

siz evham içinde sonunuzu, Onun yarattığı bir taştan bekliyorsunuz ?


Eğer böyle bir çarpışmayı ilahi kudret irade etmişse, zaten kurulan düzen nasıl Onun dilemesi ile oluşuvermişse, 

yine aynı iradenin bunu sonlandırmasını zaten kimse engelleyemez. 

Yok böyle bir şeyi alemlerin Rabbi murad etmemişse, 

bütün gezegenler, yıldızlar üzerinize gelse, Onun dilemediği bir sonu size kimse tattıramaz..

İşte milletin paniklediği büyük meteorlarla da aslında, 

Allah sübhanehu teala bize gücünü hatırlatıyor; dilersem sizi bir koca taşla dümdüz ederim.

İşte o Allah'a 

isyan etme küstahlığından kaçmalısın. 

Ona güvenip, Ona sığınmalısın.

Kainattaki ayetlerden ibret alıp, bu delilleri, zikrine vesile kıl..


.....

Değil mi ki Allah'ın elçisi (AS) zamanında kusuf (güneş tutulması) gerçekleşmiş, 

bunu gören Efendimizin acele ile, elbisesini çekiştirerek mescide koşmuş, ve derhal namaza durmuş, süreç boyunca.. Namazdan sonra hutbeye çıkmış.

Oğlu İbrahim'in yeni vefat etiği vakitler imiş.


Bazılarının cahiliyeden gelme alışkanlıkla: 

'Güneş Rasulullahın oğluna yas tutuyor' tarzı kutsallaştırmalarına karşı şöyle demiş:


'Ne diyorsunuz siz !. Güneş de ay da Allah'ın ayetlerinden iki ayettir. 

Bir insanın ölümü dolayısıyla tutulmazlar. Birinin doğması dolayısıyla da tutulmazlar.

Bunlar ancak Allah azze ve cellenin sizlere kudretini gösterdiği vesilelerdir.'


Dolayısıyla böyle tutulma gördüğünüzde (fesallu) varın namaz kılın (kusuf namazı)

Rabbinize kullukla mukabele edin bu ilahi güç gösterisine karşı..


Oturmuş herkes endişe ile uzmanları izliyor: 

'Bize kuyruklu yıldız ne zaman çarpar', 'İstanbul depreminde kaç kişi ölür?'

Yahu böyle bir sonun asıl anlamı nedir ? 

Hesaptan daha önemli bir mesele midir, hesaba ne şekilde yol alacağın ?..

“Halbuki O göklerde de yerde de olan Allah'tır.”

deyip, hakkı hatırlamalı, hakkı zikretmeli..


Ve sadece bizim tehlikeli gördüğümüz yerde değil, 

tehlikeli görmediğimiz, bilemediğimiz yerde de Mevla'nın emanına sığınmak, 

görünür, görünmez, bilinmez tehlikeler için yardım dilemek.


Belki şu anda vücudumuzda başlamış da fark etmediğimiz hastalıklarımız için Mevla'dan yardım diliyor muyuz ? 

Şu anda bilmediğimiz hastalıklarımız için de, Şafi olan Allah'tan şifa dileniyor muyuz ?

Genelde bizim hatırlamalarımız, zikrimiz, uçağa binince, deniz dalgalı olunca, deprem olunca..

Uçaktan inince, zikri unutuyoruz.. 

Çünkü zikrin görünür, dünyevi faydasını artık seçememeye başladık..

Aklederek bunu çok kolay eleştirebiliyoruz ama, duygularımız her defasında bizi yanıltıyor. 

Dolayısıyla o dalgalı denizde, ya da gökte türbülans esnasında 

beliren takvamız da acaba ne kadar anlamlı ??

Korkunun ani baskısı ile, bu baskının tazyik ettiği bir takvanın, 

aklederek yöneleceğimiz bir takva ile kıymeti hiç bir olabilir mi ?

Firavun dahi son anında korku ile takvaya yöneliyor ? Bu onu kurtardı mı ?


Hani mucizelerle gelen iman sonunda bir işe yaramıyor deniyor ya.. 

O olağanüstü anda 'iman ettik, iman ettik' diye bağrışıyorlar, 

Cenab-ı Hakk da biz onlara:
(Ve nukallibu ef’idetehum ve ebsârahum kemâ lem yu’minû bihî evvele merratin ve nezeruhum fî tugyânihim ya’mehûn ) 

“Yine O'na iman etmedikleri ilk durumdaki gibi onların gönüllerini ve gözlerini ters çeviririz. 

Ve onları şaşkın olarak azgınlıkları içerisinde bırakırız.”

En'am-110

Onlara, o zorlama mü'min hallerinde kalmayacakları kadar ömür veririz de,

üzerlerindeki o mucize etkisi geçince, yaptığımız imtihanlarla, 

onların gönüllerinde mevcut bulunan küfre geri yöneltiriz.. 

İlk mucize zamanı da hakiki bir teslimiyetleri yoktu, sadece o olağanüstülükten etkilenmişlerdi. 

Ancak onlara ömür verdikçe, o teslimiyeti reddediş, o bünyede galip gelmeye başladı..


Rabbimiz, türbülanslı bir uçak yolculuğu esnasında birden sarıldığımız o takvayı, 

yere inince de bizden bekliyor, 

ancak o sarılış, bir akledişten kaynaklanmadığı için, maalesef biz sürdüremiyoruz..

Sadece Beni göklerde mi var sanıyorsun ?

derse bize, tam yerinde bir azarlama olur..

Normalde yeryüzünde bir ayda okumadığı duayı, o uçakta 1,5 saatte okuyup bitireveren bir insan.

(illa rahmeten minnaa ve meta'an ila hiyn) 

Biz sizi denizde boğmayıp, havada paramparça etmiyorsak, 

bu katımızdan bir rahmet ve bir süreye kadar sizi bu dünyadan yararlandırma içindir..


Yani ayetin başındaki vav, hal vav'i;  istifham vavı

“halbuki göklerde de yegane ilah olan Odur, yerde de”

Nedir o zaman sizin bu pimpiriklenmeniz ?? 

Allah azze ve cellenin bir yerlerde kontrol ve kudretinin azaldığına vehmedip, risk yükseldi diye mi sızlanıyorsunuz. ,

Ona duyduğunuz güven nasıl böyle sizden dağıldı gitti..


Halbuki O yegane ilahtır; göklerde de, yerde de.

Sırrınızı da, aşikarınızı da bilir

Ne kazandığınızı da bilir” 


SELAMUN ALKEYKUM